Bir kadın motorcu karadeniz keşfine tek başına çıkarsa…

Konu, 'Basında Motosiklet' kısmında Şenol SEL tarafından paylaşıldı.

  1. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    Pervin Ozulu, 12 yıl öncesinde başlayan motor tutkusuyla yakaladığı her gezme fırsatı değerlendirir ve İstanbul’dan çıkıp yol yapar. Bazen hedef olmaksızın sadece rüzgarı kovalar, bulutları ve güneşi takip eder. Havadaki leyleği hala bulamamıştır. Bu yolculuk için hiç uzunca plan yapmadım. Zaten Kasım ayındayız, kış kapıda, uzun bir gezi kimin aklına gelir. Camdan bakarken güneş ve o tatlı rüzgar çılgınca bir beyin fırtınası başlattı. Havanın 1 hafta daha güneşli olacağını söyledikleri aklımdan geçerken aynı anda kızımın, yani motorumun tüm bakımlarının yapıldığı içimden geçti, hatta zinciri bile yeniydi. Üstelik işimden de ayrıldığım için güne bağlı olmadan özgürdüm ve vaktim de var diye düşünürken harita ne zaman elime geçti hatırlamıyorum. Kağıt ve kalem elimde, gitmek istediğim yerlerin arasındaki km mesafelerini not eden biriydim artık. Karar çoktan verildi. Bütçem kısıtlı olduğu için uygun ve güvenilir konaklama noktalarını araştırırken öğretmenevleri listesini buldum. Her yerde öğretmenevi varmış, bu harikaydı. Kalbim hızlı atmaya başladı. Günler kısa, karanlığa kalmadan bir noktadan diğer noktaya varma imkanı vardı. Hiçbir engel kalmadı, heyecandan yerimde duramaz oldum. Kimseye de anlatmadım, olacaklar belliydi, tek başına çıkma, olmaz, bayansın tehlikelidir, hava çok soğuk, hasta olursun gibi sözler duyacaktım, ama gideceğim kesindi. Fazla söze gerek yoktu.

    [​IMG]

    Artık hazırlanma jet hızı ile gelişmeye başladı. İçim içime sığmıyordu. Evin içinde aynı anda her yerdeydim, her şey havada uçuşuyordu. Bu gezi hazırlığımıydı yoksa birinin delirmesi miydi? Ne giyeceğim, ne götüreceğim, akşamları şık bir şeyler lazım olurmu? Kaç günlük bir gezi olacağını da bilmiyordum ki. Hem bir bayanın yanına az hatta çok az eşya alması mümkün mü ? O kadar zormuş ki, ama motor tutkusu her şeyi çok kolaylaştırdı bana. İçimde o çılgın heyecan yüzünden “yolda ya bir şey olursa” o standart soru hiç aklıma bile gelmedi. Fotograf makinamın pili ve cebim şarja kondu. Saç kurutma makinamı, makyaj çantamı, lastik tamir spreyimi, saç bantlarımı, zincir yağlama spreyimi aldım ve tamir seti derken çantamı hazır duruma getirdim. Hazırız. Hedef Samsun. Elimle kroki çizdim, ne kadar teknoloji az ise o kadar güzel. Çizdiğim rota sahilden 1.000 km, Samsun’a kadar. Orada çok sevdiğim arkadaşım Gülten oturuyor, ona dahi haber vermedim.

    9 Kasım 2013 sabahı idi, kalbim çarpa çarpa kontağı çevirdim. O sabah her şey çok farklıydı. Sanki bütün yollar beni bekliyor gibi hissettim. Nerede kaldın, hadi gel artık diyorlardı. Yolculuk sırasında herhangi bir nedenden dolayı cesaretim kırılırsa her an geri dönebilirim dedim kendime ve minik hedefler koydum. İlk hedef Düzce-Akçakoca, Karadeniz sahilinde ufak bir yer. Düzce’de bir benzin istasyonunda depoyu tamamladım. Bir masada 3 kişi oturuyordu, bana bakıyorlardı. Sanırım beni merak ettikleri için de çay ikram ettiler. Benim plaka 77, Yalova. Sohbetler genelde 77 neresi diye başlar. Alışkınım zaten. Amcalar nereden geldiğimi, nereye gittiğimi, tek başıma korkup korkmadığımı sordular. İstanbul’dan Akçakoca ya tek başıma gidiyor olmam onları yeteri kadar şaşırtmıştı. Bir de Samsun’a kadar gideceğimi bilseler ne derlerdi bilmiyorum, söylemedim o yüzden. Biraz nasihat ve iyi dilekleriyle yola devam ettim. Akçakoca’ya vardığımda ilk olarak öğretmenevinin yerini tespit ettim ve Kale’ye çıktım. Harika manzaralı bir tepedeydim. Bu kadar güzel olduğunu bilseydim, kesin daha önceden gelirdim. Hava kararmadan öğretmen evine gittim.

    [​IMG]

    Resepsiyondaki görevliye öğretmen olduğumu söyledim, indirimli fiyattan faydalanabilirim ümidiyle. Almanca öğretmenlikten mezunum aslında ama o mesleği yapmadım hiç ve kimliğim olmadığı için indirim alamadım. Ancak bana sürekli ‘Hocam’ dedi. Hocam buyurun, hocam..hocam. Hoşuma gideceğini düşünmemiştim. Şöyle bir kendi halime baktım; elimde kask, üzerimde deri pantolon, motorcu montu, asker botları, dağılmış saçlar ama hocam diye hitap ediliyordu. Orada lobide oturan ‘hakiki’ hocalara gözüm kaydı, kumaş pantolonlar ve ceketler. Zıtlığın güzelliği bu kadar olur. Odama yerleştim, çok beğendim, umduğumdan güzeldi yada bana güzel geldi. Yumuşacık yastıklar ve yorganlar, sıcacık kalorifer, yetmez ise klima bile koymuşlar. Attım kendimi yüksekten pufidik yatağıma ”oh…yaşamak ne güzel be “ dedim. İlk yolculuk günümün güzel geçmesi beni çok mutlu etti. Güneş çekilince her yer zifiri karanlık oldu ve ayaz bastı. Midem gurulduyordu. Bilmediğim bir yerde karanlıkta dışarıda olmayı pek sevmiyorsam da açlığımın esiriydim. Sımsıkı giyindim. Özellikle gece olduğu için saçımı montumun içine gizledim. Hedef iki lahmacun ancak nereye gideceğimi karar verirken biraz zorlandım, çünkü her yer çok tenhaydı. Otele dönerken su almak için bir büfede durdum.

    Kaskı çıkartmadan su istedim. Büfeci cevap vermedi, ama beni duydu. Adam hareketsiz durdu, düşündü sonra eğilip yüzüme baktı, sadece gözlerim görünüyordu. Neler oluyor dedim kendi kendime. Sonra dikkatli bir şekilde “ Siz bayan mısınız ?” diye sordu. Nereden geliyorum, nereye gidiyorum, tek mi geziyorum, nasıl gidiyorum, sonsuz sorular sormaya başladı. Şaşkın bir insan tipi vardı yine karşımda. Yadırgamıyorum, insanların şaşırmasını normal kabul ediyorum artık. Başka ne yapabilirim ki. Fazla da oyalanmak istemediğim için suyun fiyatını sordum.

    [​IMG]

    İnebolu - Sinop yolundayken uzaktan gördüğüm bu manzarayı yakından görmek için yolumdan saptım. Çekeceğim resimlerimde bu sefer ben de dahil olmak istedim ve tripotumu kurdum.

    Benden olsun dedi, o kadar katkım olsun diye ısrar etti. Olur olmaz derken teşekkür edip otelime döndüm. O gece öyle güzel uyumuşum ki, erkenden de uyandım. İkinci hedef Zonguldak. Günün tarihi 10 Kasım. Ulu Ata’mızı yol boyu anmak için bayrağımızı yanıma almıştım. Zengin kahvaltıdan sonra eşyaları motora taşıdım. Öğretmenevindeki anma tören katılımı için bir grup polis gelmişti. Aralarında sohbet ediyorlardı, ancak birisi hiç sohbete katılmıyordu, beni izliyordu. Motorun çantasını takıyordum, kontroller yapıyordum. Son olarak da bayrağı takmaya başlarken beni izleyen o polis dayanamayıp yanıma geldi. “Ne meşakkatli bir işmiş ya bu motorculuk, deminden beri sizi izliyorum” dedi. Biliyorum demedim, sadece gülümsedim. Bir de izlediğini belli etmediğini sanan başka bir izleyicim daha vardı, o polis de geldi yanımıza. Biz kadınlar gözle bakmazsak da birinin bizi izlediğini hissederiz. Beni takdir ettiler, cesaretimi tebrik ettiler. Onlara Ereğili’de Cehenemağızı Mağarasına gideceğimden bahsettim. İlk yanıma gelen polis oradaki polis evin önüne park etmemi ve sahilden yürüyerek mağaraya gitmemi tavsiye etti. Hatta 10 Kasım olmasaydı kayınçosu da orda olurmuş kalacak yer bile ayarlayabilirmiş. Diğer polis de söze girdi, niye polis evin önüne park etsin ki, motor ile mağaranın önüne kadar gitmek ister kesin dedi. Diğeri yok yok sahili de görsün gezsin dedi. İkisini konuşa-bıraktım ve keyifle bayrağı takmaya devam ettim. İlgilerine teşekkür edip yoluma devam ettim. Tüm polisler tarafından uğurlandım. Ereğili düzenli ve bakımlı bir yer, çok beğendim. Tabii ki mağaraya motor ile gittim, orada park ettim. Bir bey geldi yanıma. Atatürk profili olan bir kravat takmıştı, takım elbiseli ve önemli biri gibi bir havası vardı.

    Hoşgeldiniz dedi, bir otel sahibi olduğunu söyledi, kendini tanıttı. Acaba beni potansiyel müşteri olarak mı gördü? Az sonra öyle olmadığını anladım. Seyahatim hakkında konuştuk. Ereğili’de bir motorcu tanıdığı varmış, onunla beni tanıştırmayı düşündüğü için onu aramak istedi. Vaktimin az olduğunu ve yoluma devam edeceğimi söyledim. O zaman misafirim ol, bari mağaranın giriş ücretini ödeme dedi. Bana fırsat kalmadan hemen gişedeki görevli ile konuştu, hadi şimdi rahat rahat gez dedi ve vedalaştı. Mağara tek odalık bir yer idi, koridorların olduğu ve içinde gezeceğimi sanmıştım, o odanın hangi köşesine gittiysem hep duvar vardı, geçit yoktu.

    [​IMG]

    Cehenemağızı mağarası isminden dolayı sanırım hayalimde bir başka türlü idi. Biraz üzüldüm. Çıkışta ev yapımı ürünler satan bir bayan heyecanla beni selamladı ve tanışıyormuşuz gibi sohbet etmeye başladık. Bir bayan daha geldi yanımıza, türk kahveleri yapıldı, bir sohbet derken iyice kaynaştık. Gülmeyi özlemiş o tatlı bayanlarla kahkaha üstüne kahkaha attık. İkisi de evli, çoluk cocuk sahibi, ne güzel geziyorsun dediler, “en iyisini yapıyorsun imrendik sana” dediler. Keşke biz de yapabilseydik diye hüzünlendiler. Özgür kadınsın, hep böyle gül, her şeyin rast gider dediler, yolun açık olsun deyip sevgiyle uğurladılar. Benim gibi gezmek isteyen ama yapamayan o iki bayanı arkamda bırakıp gitmek beni biraz hüzünlendirdi. Bir an evvel yola çıkmak istedim, rüzgara kendimi bırakınca düşüncelerim dağılacaktır. Sahilden köylerin arasından Zonguldak’a devam etmek istedim, doğru yolda olduğumdan emin olmak için birilerine yol sordum. Fakat çok endişeli bir şekilde oradan gidemezsin dedi, orada yol yok dedi. Nasıl yani? Harita da kocaman yol çizmişler. Başka birine daha sordum. O da sakın oradan gitme dedi. Kafam iyice karıştı. Sanırım bayan olduğum için o yollarda motoru süremeyeceğimi düşündükleri için bu tepkileri aldım. Peki ben buraya kadar nasıl geldim o zaman?

    [​IMG]

    Sahilden Sinop a giden yol zorlu olduğu kadarıyla da manzaraları muhteşemdi, her zorluğa değdi. Birçok yerde mola verdim. Bu koy muhteşemdi, hiç oralardan ayrılmak istemedim.

    3.hakkımı kullanmak üzere benzin istasyonunda birine sordum. O da aynı tepkiyi verdi. Herkes sanırım hemen hedefe varmaya odaklandığı için ilginç ve biraz daha uzun bir yolun ne kadar keyif verebileceğini bilmiyordu. Yol yok diyorlar. Abarttıklarını düşündüğüm için biraz uğraştıktan sonra zorla da olsa yolun olduğunu söyletebildim sonunda. Oh, yol varmış. Zafer benimdi. Ama içime bir kurt da düştü bir kere, zamanım da daraldı, yeni yoldan gitmeye karar verdim. Herkesin tavsiye ettiği yoldan yani. Zafer kimin oldu şimdi o tartışılır. Başka bir gezi projesi gelişti kafamda, tekrar geldiğimde o olmayan yoldan gideceğimin planını yaptım hemen. İçim rahatladı, yola çıktım. Yeni yol korktuğum kadar sıkıcı bir yol değilmiş, keyifli ve kıvrımlıydı. Yükseklere tırmandım, dağ manzarası vardı.

    [​IMG]

    Küre dağlarındaki ışıksız, karanlık yollar, bozuk ve ıslak zemin ve bir de soğuk hava sürüş şartlarını iyice zorlaştırdı. Ancak heyecanım her zorluğu keyife dönüştürdü.

    Şahane, tam sevdiğim gibi. Zonguldak kendine özgü güzellikleri olan bir yer. Gece çok soğuktu ve otelden hiç çıkmadım. Ertesi gün hedefim Safranbolu. Zonguldak çıkışında çok meşhur ve büyük bir mağara var, Gökgöl mağarası. Önce onu ziyaret edecektim. Heyecanım çok büyüktü, çünkü nihayet gerçek büyük bir mağara gezecektim. Vardığımda oradaki görevli mağaranın bakım nedeniyle kapalı olduğunu söyledi. O an sanki her şey o mağaraya bağlıymış gibi tüm dünyam yıkıldı. Görevli beni öyle görünce üzüldü ve arabasına gitti, bagajından iki avuç ceviz getirdi. Çocuğa şeker verince sevinir ya hani, öyle oldum o an. Çaresizlikten, yapacak bir şey de yoktu. Bir sonraki gezimin rotası da böylece belirlenmeye başladı. Bu gezi yetmiyordu, gezi süresince sonrakinin planını yapmaya başladım. Görevliye de tekrar geleceğimi söyledim. O adam da başka bir karmaşa içindeydi, sonunda kendisini ifade etti. Hayatı boyunca daha hiçbir bayan motorcu görmediğini söyledi ve yolculuk için cesareti nasıl bulabildiğime hayret etti. İlgisi ve cevizler için teşekkür edip yola çıktım. Manzaralar artık iyice güzelleşmeye başladı; dağlar, köyler, kayalar, yeşil-sarı-turuncu-kırmızı yapraklar, kısacası sonbaharın tüm renkleri etrafımı sardı. Mola verdiğim bir tesiste yakın çevrede görülecek bir yer var mı diye sordum. Mağarayı gezemediğim için tamamlamam gereken bir şeyler varmış gibi hissettim. Karabük’ten 30.km kala Şeker Kanyonu varmış. Yolumun üzerinde olduğu için o fırsatı kaçırmadım elbette. Orada korktuğumu itiraf etmeliyim. Kasım ayı olduğu için hiç kimse yoktu. Yol tenha ve çok ıssızdı. Karnımda karıncalanmalar hissettim, bu duyguya bayılıyorum ben. Girdim kanyonun yoluna.

    [​IMG]

    Hemen yanımda derin bir uçurum ve bitişiğinde kayadan dev duvarlar yükseliyor ve diğer yanımda da aynı devasal dimdik kayalar. Tüm ihtişamıyla yükselen bir kanyonun tam içindeydim. Devasal duvarlar ve ben. Ben ise doğanın içinde sadece ufacık bir noktaydım. O ufacık nokta olmaktan öyle çok mutluydum ki, keşke hep böyle manzaraların içinde ufak bir yerim olsa, bir nokta olsam yeter. Motoru adım adım sürdüm, gözlerimi manzaradan alamıyordum. Sürekli durdum, baktım, resim çektim. Çok etkilendim. Hem kanyondan hem de tek başıma orada olmaktan. Müthiş bir heyecandı. Motorum benim koruyucu meleğim, yoldaşım ve herşeyimdi. Kanyondan çıktığımda aynı ana yola geri döndüm. Ana yol diyorum ama oralarda ana yollar tek şeritli, kıvrımlı, bazen bozuk ama o kadar da keyifli.

    Az sonra Kuzdağ levhasını gördüm, gözüme dar bir toprak yol ilişti, kıvrımlar aklımı başımdan aldı. O yola girmezsem çok ayıp olur dedim, artık yüksek sesle kendimle konuşuyordum. İnşallah bu bir delilik belirtisi değildir. İyi ki kimse kaskın altında kendimle konuştuğumu bilmiyor, hatta sevinç çığlıklarımı ve “Dilo Dilo yaylalar” şarkısını söylediğimi kimse duymadı. Kuzdağ’ına tırmandıkça manzara sürekli değişiyordu, git gide daha yüksekten bakıyordum, her metre yeni bir nefes gibi yeni bir hayat gibiydi. Tekrar ana yola döndüm. Gezim dağlık bölgeden geçiyordu ve sayısız tüneller vardı. Uzun tren rayları eşlik ediyordu. Roman yazarı Agatha Christie’nin film kareleri canlandı aklımda. Trende işlenen cinayetlerin senaryoları. Safranbolu’ya vardığımda günbatımına az kalmıştı. Bir yol ayırımı vardı. Sağ mı sol mu diye düşünürken tesadüfen yanımda bir zabıta memuru duruyordu. Zaman kaybetmemek için ona sordum, manzara ve eski Safranbolu’yu görmek için hangi yolu tercih etmem gerektiğini. Anında bir araç ayarladı, takip et onu dedi, eskort ile gitmek de fena değilmiş hani. Aslında sadece sağ yada sol diyecekti. Safranbolu’ daki atmosfer bambaşkaydı. Nereye bakacağımı şaşırdım.

    Vakit az, görmek istediğim o kadar çok yer vardı ki, başım döndü. Eski taş yollardan gitmek beni o eski dönemlere götürdü, yolu takip ettikçe iyice geçmişte hissetmeye başladım kendimi. O eski sakin ve saf hayatları hissettim ve huzur doldu içime. Her taşa dokunmak, her evi görmek, eskiyi yaşamak istiyordum. O yol beni tepeye Kent müzesine götürdü. 360 derece manzara, her yer Safranbolu. Of. Orada olmak, oraya motorumla gelmiş olmak harika bir histi. O duyguyu ömrüm boyunca unutmayacağım. Tepeden inip ilginç bir yol buldum, gittikçe daralan, hatta patikaya dönüşen ve ilerisi gözükmeyen bir yoldu. Bu ayrı bir keşif duygusu verdi bana. Yürüme temposunda gidiyordum ama gözüme kestirdiğim o harikulade kayalara ulaştım sonunda. Güneş artık batmaya başladığı için evler kırmızımsı oldu ve sıcak bir buse verir gibi güne veda ediyordu. Hava soğuk olduğu halde içim ısındı. Ben de artık öğretmenevin yolunu tuttum. Boş oda yok dediler.

    [​IMG]

    Eyvah ! Paylaşımlı olur mu diye sordu resepsiyondaki görevli. O nedir ki? Bir kız öğrencinin kaldığı oda da boş bir yatak varmış. Ortak odayı kabul ettim . Kızı aradılar, adı da Pelin idi. Ona telefondan haber verdiler ancak biraz endişesi var gibi geldi bana, görevliye rica ettim, öğretmen olduğumu söylesin diye, belki biraz güven verir ona. Sonra beni böyle motorcu halimle görünce şok olmasın. Odaya çıktım. Bugüne kadar kaldığım öğretmenevlerinin içinde en modern, en şık ve en temiziydi. Çok beğendim. Yorgun olduğumu yatağı görünce fark ettim, boş yatağa bıraktım kendimi. Sonra Pelin geldi, tanıştık, sohbet ettik. Cici bir kızdı. Hiç daha önce motorcu bir öğretmen görmediğini söyledi. Çok hoşuna gitti. Akşam yemeği için çarşıya çıktım. Çok açtım. Yemeğimden sonra soğuktan mı, yorgunluktan mı yoksa doymadığımı sandığım için mi bilmiyorum canım tatlı bir şeyler çekti. Yoksa buranın meşhur lokumundan tatmak için bir bahane miydi sadece? Lokum almak zorlu bir süreçti. Ben sadece biraz almak istedim, olmaz dedi lokumcu. Sadece hazır paketlerde satılıyormuş. Anlam veremedim ve tekrar sordum, belki ben ifade edemedim. Açık lokum satmıyoruz dedi. Şimdi şaşırma sırası bana gelmişti, öylece kalakaldım. Karşımda lokumlar duruyordu ve istediğim kadar alamıyordum. Kocaman bir paket istemiyordum ki. Nedense lokumcu inadından vazgeçti ve bana 5 TL lik çeşitli lokumlardan verdi. Oluyormuş işte. Bu kadar basit. Kaç gram verdi bilmiyorum, fazla da geldi ama enerji takviyesi için de çok faydalı deyip hepsini bitirdim.

    [​IMG]

    İstanbul’dan yola çıkarken yanıma kuru incir ve kayısı da aldım, yolda ara öğün gibi kuvvet tazelemek için. Zaten otelde açık büfe kahvaltı veriyorlardı, iki kişilik kahvaltı edip öyle yola çıkıyordum hep. Gecem çok rahat geçti. Ancak kahvaltı açık büfe değildi. Şok içindeydim. Birkaç zeytin, domates, bir yumurta istemediğin kadar ekmek ve çay. Kim doyar ki bununla. İyi ki gece o lokum ziyafetimi yapmıştım, fazla bir açlık yoktu o nedenle. Safranbolu’dan ayrılmadan önce Bulak mağarasını görmek istedim. İnşallah bu sefer aradığım mağara hayalime kavuşurum diyerek yola çıktım. Bugün çok büyük bir gündü, çünkü mağaradan çıkınca Küre Dağları üzerinden İnebolu’ya gitmeyi planladım. Küre Dağlarını düşündükçe muhteşem bir heyecan doluyordu içime, nasıl ve neler olacak, ne kadar soğuk olur, kıyafetlerim yeterli olacakmı emin değildim. Donsam da oradan geçeceğim, bu bir alınyazısıydı artık. Yolda bunları düşünürken mağaraya hala varamadığım için endişelenmeye başladım. Dağlara tırmanış başladı. Harika ama bunun dönüşü de var, yolum de var. Ne olursa olsun geri dönmek, vazgeçmek yoktu. Kayalarda bir mezarlık gördüm, tam onu çözmeye çalışırken mağara tabelası karşıma çıktı. O an çok heyecanlandım. Bu 3.denemem olacaktı.

    [​IMG]

    Mağaranın girişi çok yüksekteydi, merdivenler bitmiyordu, sonu yoktu sanki. Yine tek bir ziyaretçi bile yoktu. Burası da mı kapalıydı yoksa? Yukarıya vardığımda bir görevli karşıladı beni, nefes nefese kaldığım halde hemen açıkmısınız diye sordum. Görevli evet deyince bütün enerjim geri geldi. Mağaraya daldım. Önce bir tünelden geçtim, kenarda bir kapı vardı, “Personel” yazıyordu, içerden müzik geliyordu. Muzurluk yapmak istedim; biraz uğultu sesleri yaptım, eko ile iyice sesler yükseldi. Oradaki kişi duymuş olmalı ki müziği kapattı. Korkmuşmuydu acaba? Olay yerinden hızlıca uzaklaştım. Tünelin sonuna geldiğimde gördüğüm manzara nefesimi kesti, işte bu dedim. Budur ya. Kocaman bir mağara duruyordu karşımda, dev sarkıtlarıyla ve kristalleriyle. Bir hazine bulmuş gibi mutluydum. Sonunda kavuştum. Elim ayağıma dolandı, delirmiş gibi resim çektim, durup durup seyrettim, dokundum. İki yarasa uçtu yanımdan, Osman ve Haydar adını taktım onlara. Sarkıtların nasıl oluştuğunu öğrenince zamanın ne kadar anlamlı ama aslında tamamen anlamsız olduğunu anladım. 1 cm’lik sarkıt binlerce yılda oluşuyormuş. Mağaranın içi astım hastalıklarına çok iyi gelirmiş. Hafif ılık bir terleme yaşadım içerde. Çok içki içenler girmesin. Benden söylemesi. Terlemekten suya düşmüş gibi oluyorlarmış. İçerisi yaz kış 15 derece. Türkiye’nin 4.büyük mağarası ve uzunluğu 6.000 mt, nehiri ve şelalesi bile var, ancak ziyarete sadece 400 mt si açık. Gezi normalde 15 dakika sürer, sanırım bende bir anormallik vardı, çünkü bir saat kadar gezdim. 200 den fazla resim çektim. Acele yola çıkmam gerekiyordu artık çünkü öğlen olmaya başladı.

    [​IMG]

    Bir hışımla çıktım, motora atladım ve gazladım. İstikamet Kastamonu. Bir an önce Küre dağlarına çıkmak istiyordum artık. Hava kararmadan İnebolu’ya varır mıydım emin değildim. Kastamonu’yu hızlıca geçtim, hava daha da soğumaya başladı. Küre dağlarına yaklaştığımda heyecanım zirveye ulaştı. Dağlık bölgenin ihtişamı bana soğuğu hiç hissettirtmedi. İlerledikçe tırmanış devam ediyordu, dev dağ tepeleriyle aynı hizadaydım, rakım 1300 ü geçti. Hava çok temiz, her yer çok tenha ve sessizdi. Hem korktum hem büyülendim. Oralarda sürüş yapmak benim için hayatımdaki en güzel şey oldu. Sonu görünmeyen orman vardı her yerde. Koyu yeşil ağaçlar, balta değmemiş, insan yüzü görmemiş gibi. Korkutucuydu. Orman, dağlar ve de ben. Doğanın içinde yine ufacık bir noktaydım. Bırakın beni burada, ben hep o nokta olayım. Artık güneş batmaya başladı ve çok yolum vardı. Güneş dağ zirvelerine kırmızı bir renk hediye etti, alev gibi ışıldıyordu. Tutkuyla seyrettim. Hiçbir fotograf yansıtamıyordu gördüklerimi. Beni benden alan, büyüleyen o müthiş manzarayı henüz söylemedim. Dağların eteklerine bulutlar uzanmıştı ve ben zirvedeydim o bulutlardan daha yüksekteydim. Pamuk şekeri gibi görünüyorlardı. Bulutları yukarıdan seyrettim, uçaktan bakar gibi. Motorumla orada olmak ve o müthiş manzaraya şahit olmak bir dönüm noktası oldu benim için. Bakmak ve resim çekmek için kaç defa durduğumu bilmiyorum.

    [​IMG]

    Artık düşünmeden hareket ediyordum. Güneşin batışını burada izleyeceğimi hayal bile etmemiştim. Doğanın bir parçası olmuştum artık. Motorum da benimle her şeyi yaşadı, onunla hiç olmadığım kadar bütünleştim. Sis aşağıda, ben zirvede ve orada günbatımını izlemek bambaşka bir duyguydu. Ancak yollar çok ıslaktı. Geçtiğim yollara sis basmıştı, demek artık iniş başlıyordu. Aynalar buğulandı. Hava iyice kararmaya ve daha da çok soğumaya başladı. Yol çok kıvrımlıydı ve dağ yamacın kıyısında seyrediyordu, o kıyının berisi uçurumdu. Bazen yollar U şekli değil O şeklindeydi. Hiç mi korkmadım? Tabii ki. Buralarda kaysam ve aşağı düşsem kimsenin beni bulamayacağını biliyordum. Ama artık doğa ile bütünleştim, korku ve sevinç aynı duygu oldu. Günbatımını da seyrettim ya, artık karanlıkta mı gidiyordum hiç bir şeyin önemi kalmamıştı. Ben o gün orada yeniden dünyaya geldim. Masal alemindeydim adeta. Ancak arka farımın hiç yanmadığını fark edince ayaklarım yere basmaya başladı. Zifiri karanlıktı, yol kaygandı, arkadan beni gösteren en ufak bir ışık yoktu, çare olarak sağ sinyalimi yaktım sürekli, maalesef dörtlü yok benim motorcuğumda. Tehlikeli bir yolculuk oldu, bu yolda görünmemek hiç iyi değildi. Montumda ve çantamda fosforlu çizgiler vardı ama bir lambanın yerini tutmaz. Birkaç araba ve kamyon da vardı yolda. Kalbimdeki heyecan harikaydı, sanırım tehlikenin gizemine kapıldım. İnebolu’ya vardığımda ilk olarak bir motor tamircisine gitmem lazım derken elimle koymuş gibi buldum. Toparlanıyor, kapatıyordu. Ustaya yoldan geldiğimi ve bozulan arka lambayı söyledim. Sağ olsun, dükkanını açtı ve hemen kızımla ilgilendi. Lambanın yenisini taktı, kontrolleri yaptı. İçim rahatladı. Usta hiçbir ücret istemedi. Tek başıma yolda olduğum için endişeliydi ve yakın çevrede bir şey olursa mutlaka aramamı tembih etti. Ailesi ile tepede bir yerde yemek için bir lokantaya gidecekti, davet etti. Ancak ben sahilde sakin bir yere gitmeyi tercih ediyordum. Denizi görmek istiyordum artık. Hanımeli diye bir yeri tavsiye etti. Ustanın ailesi de oradaydı. Bayanlar da ısrar etmeye başladı onlarla yemeğe gideyim diye, rakı da var dediler. Rakıyı sevdiğimi nereden anladılar acaba? Bu dağları aştığım ve sağ sağlım vardığım için kutlama da yapmak istiyordum zaten, ama buz gibi bir bira ile. Teklif cazipti ama kurt gibi aç ve yorgundum. Bir yemek yeri bulmuşken orayı bırakmak işime gelmiyordu, zaten yemekten sonra direkt otele gidecektim. Yorgunluğum hediye gibiydi, zoru aşmanın ödülü gibi hissettim.’ Hanımeli’ yöresel süslemeleri ile otantik bir yerdi. Menüde ne varsa her şeyi yiyecek gibiydim. Birkaç defa siparişimi değiştirip durdum, açlıktan ne yiyeceğime karar veremedim.

    Mezgit varmış, onu istedim. Benim bildiğim mezgit kılçıksız, tavuk eti gibi bembeyaz löp et ve büyük bir balıktır. Yöresel mercimekli tarhana çorbası ikram edildi. Bu çorbayı içmek için buraya gelirlermiş. Patates kızartması istedim, içki yok gibi görünüyordu, o nedenle bira varmı diye hiç sormadım bile. Doymaz isem etli pide de listeme ekledim. Çok beklemeden balık geldi, daha doğrusu balıklar, çünkü hamsi büyüklüğünde 25-30 adet minyatür mezgit geldi. Zor bitirdim. Etli pide kaldı. O akşam, Küre dağlarını geçtiğimde bana bir şeyler oldu. Doğal sadeliği, öylesine varoluşu hissettim. Hayatta olmak, sadece nefes almak, hiçbir şeyi düşünmeden geçmiş ve gelecek olmaksızın o anı yaşamak. Kaç gündür yoldaydım. Zor doğal koşullarla baş etmek, korkmadan tanımadıklarına güler yüz göstermek ve sohbet etmek, karşılık beklemeden iyilik görmek. Ben insanlığı özlemişim, insanlığı. İstanbul’daki yaşam hiç olmamışcasına yeniden başlamak idi bu. Huzur hissettim içimde ve her yerde. İlk defa o akşam yolculuğumla ilgili bir şeyler yazmak için ilham geldi. Çok mutluydum. Kendime format atmış gibi yeniden doğdum. Yarın belki Sinop da bira ile kutlarım derken uyuya kaldım otelde. Gözlerimi açtığımda sabah olmuştu. Kaç gündür benimle seyahat eden güneş yoktu, bütün gökyüzünü bulutlar kapladı. Puslu bir hava hakimdi. Denizde dalgalar hırçın bir kız gibi delice sahile vuruyordu. Sabah açık büfe ziyafeti korku filmi gibiydi. Sanırım bu karanlık manzaraya bu yakışır diye düşündüler. Olacaklardan habersiz burnuma güzel bir omlet kokusu gelince çok sevinmiştim.

    [​IMG]

    Koşar adımla kahvaltı salonuna gittim, ama omlet yoktu. Nerdeyse hiç bir şey yoktu. Bu yapılır mı bana? Zeytin fena değildi, ama peynir kurumuştu, bal katılaşmıştı, bıçak ile kesmelikti ve haşlanmış yumurta siyah çıkınca şaşırmadım artık. Tahin pekmez de intihar etmiş biri gibi mor renklerin içinde kaybolmuştu. Ama her şeye rağmen doydum, çok şükür. Kahvaltıdan sonra gezi notlarımı yazmaya devam ettim, ilham geldi bir kere, kalem durmaz oldu. Yola çıkmadan önce elimden geldiği kadar motoruma bakım yaptım. Zinciri yağladım, lastik havalarını kontrol ettim, yağına baktım, farları sildim, benzini doldurdum. Motorun her yerine göz gezdirdim. Bunları yapmayı çok seviyorum, bu uzun yol demek, bu rüzgar ile buluşmak demek, keşife çıkmak demek, bu gezmek görmek yaşamak ve yol yapmak demek. Güneş olmayınca hava iyice sertleşmişti artık. İnebolu Sinop arasındaki yol tehlikeliydi, yol deniz kıyısına o kadar yakından geçiyordu ki, ani dönemeçler yüzünden direkt denize sürer gibi oluyordum.

    Tüm zemin bozuktu. Yol çalışmaları yüzünden çamur ve balçık yayılmıştı her yere ve çok kaygandı. Deniz tarafında asfalt çöküntüleri yüzünden geliş gidiş trafiği aynı şeridi kullandı. Ne bir tabela ne bir uyarı işareti vardı. Koca bir kamyon bana doğru benim şeridimde geldiğinde durdum, yol çok dardı ve motoru yan eğidim ki kamyon geçebilsin. Sayısız keskin virajlarla yol zaman zaman sahilden uzaklaşıp yükseklere götürüyordü beni. Yüksek bölgeleri sis kaplamıştı. Gözüm manzaraya takılıp durdu sürekli. Harikaydı. Sahilde o kadar çok nefis koylar vardı ki şaşırdım. Karadeniz’de böyle koyların olduğunu bilmiyordum. Öğleden sonra hava iyice kararmaya başladı, yağmur yağacak gibiydi. Sıcak evimde bir sahlep ne iyi giderdi aslında şimdi dedim. Gezi süresince gittiğim yerlerin resimlerini arkadaşlarımla paylaştım. Samsun’daki Gülten’im takipteydi ve beni aradı, sesi heyecanlıydı, anlamıştı ona kadar gideceğimi. Bana bir soru sormak istediğini söyledi fakat hayır diyeceğimden korktuğu için o soruyu soramıyorum dedi. Ben de sor dedim o soruyu, sor. “Samsun’a gelecekmisin “ idi tabii ki o soru. Evet dediğim an film koptu onda. Çığlık çığlığa, o orada ben burada zıplayarak sevinç çığlıkları attık. Gülten’im Samsun’da eş dost ve tüm çevresine haber vermişti. Kendisi ilkokul öğretmeni, çocuklar dahil tüm okulu haberdar etti. İstanbul’dan bayan motorcu arkadaşım geliyor diye. Benim tabii ki bunlardan haberim yoktu.

    Sinop’a vardığımda görmeyi çok arzu ettiğim tarihi cezaevi karşıma çıktı. Ertesi gün gezmeye planladım ama önceden ilk merakımı gidermek için dışarıdan inceledim. Ürperti hissettim. Akşam nihayet bira içeceğim bir yer buldum. Deniz kıyısındaydı, dışarıda da masalar vardı, üstü de kapalı idi, ama hava çok soğuktu. Kimse olmadığı için motorumu oraya lokantanın cam önüne çektim, ben içeriye geçtim tam yanına cam kenarına oturdum. Açlıktan ölecek gibiydim. Buz gibi bira geldi. Aç aç içince kollarım yumuşamaya başladı. Birden motorumun sırılsıklam ıslak olduğunu fark ettim. Üstü de kapalı olduğu için anlam veremedim. Biradan mı öyle görüyordum? Emin olmak için dışarıya çıktım. Evet ıslaktı ama kapalı yerde nasıl ıslanır ki? Yukarıya tavana baktım. Tam motorumu park ettiğim kısımda tavan yokmuş. Şaka gibi. Yağmur başlamıştı. Otelime dönerken bunca gezi boyunca yolu şaşırmadım, ilk defa yolumu bulamadım. Ufak yer ve her yer aynı yere çıkar diye düşünmekle Sinop’u hafife aldım. İsmini duyduğum ve birçok cafenin olduğu meşhur aşıklar caddesindeyim. Sonra otelimi buldum yine de. Ancak saat daha çok erkendi ve otel vakit geçirmek hatta uzanıp dinlenmek için bile çok itici idi. Çıktım yine. Yolumu şaşırdığım o caddeye gidip bir çay içmek istedim. Hangi cafeye oturacağımı seçmekte zorlandım. Yavaş yavaş baka baka geçiyordum, birileri bana el salladı. Belki ikinci kez geçtiğim için adres aradığımı sanmıştır diye durdum.

    [​IMG]

    Biz de motorcuyuz dediler masalarına davet ettiler. Baktım tertemiz pırıl pırıl gençler, peki dedim. Burası İstanbul değil, bir problem çıkmaz buralarda. Bayan motorcu buralarda hiç olmaz dediler. Çok keyifli ve bol gülmeli bir akşam oldu. Vedalaştık, otelime döndüm. Ertesi gün Cezaevini gezdim. Zindan’ı çok merak ediyordum. Acaba benim şiddete karşı eğilimim mi var? İnsanlık dışı ve harabe bir yerdi. 1997 yılına kadar kullanıldığını düşünmek korkunçtu. İşkence gören, ağlayan ve çığlık atan insanların sesi geliyordu kulağıma sanki. “Bir giren bir daha çıkamaz” lakabı vardı eskiden. Cezasını tamamlayamadan nemden çok ölen olmuş. Gerze’ye kadar yol yine çok bozuktu. Kuru incir ve kayısım da bitmişti. Atıştırmalık lazım derken bir mağazanın dev bir kazanda aşure dağıttığını gördüm. Aşçı başı bana el salladı, gelim diye. Of, zamanlama harikaydı. Allah kabul etsin. Sonrasında Samsun’a kadar yepyeni çift şeritli yol vardı, şaşırdım. Gazladım gittim. Düşündüğümden erken vardım Samsun’a. Samsun ne kadar büyük bir şehirmiş. Vay canına. Okula gel dedi Gülten. Okuldaki durum çok komikti. Gülten ve öğretmen arkadaşıyla bana doğru koşuyorlardı, camlarda okulun bütün öğrencileri toplanmıştı, üst üste alt alta istiflenmişti, bina yan yatacak sandım. Kendi oğlu Mete ve kızı Serra da o okulda okuyordu. Mete arkadaşlarına o bayan motorcu benim teyzem demez mi. Herkes haberdar idi, beni beklemişler, market sorumlusu bile. Çok şaşırmıştım bu ilgiye, çok da hoşuma gitti.

    Arkadaşları da bir bayan motorcu arkadaşımız var diye hava atarız artık dediler. Herkesin iftihar kaynağı oldum. Bir kaç gün sonra Samsun’dan artık İstanbul’a dönüş vakti gelmişti. Tosya üzerinden Ilgaz da konaklamayı planlamıştım. Yol çok rahat idi, gazı açtım ama çok soğuktu, hızlandıkça da buz tutuyordum sanki. Tüm içlik, dışlık, üstlük altlık ne varsa giydim, ama nafile. O soğuğa karşı hiçbir şey işe yaramadı. Yeşillikler azaldı, kurak bölgeler başladı. Osmancık, Tosya bölgelerine geldiğimde hava yumuşamıştı biraz. Tosya'da bir köy gezdim, doğası ilgi çekiciydi. Bir köylü beni yakından görmek için durdurdu. Sadece baktı. Ağaç ve yeşillik yoktu artık. Ilgaz’a çabuk varmıştım, gün daha bitmemişti ve yol yapmak istiyordum hala. Çankırı levhası gözümü kamaştırdı, sadece 50 km daha. Tamamdır, gidiyorum. Ama o yolun Küre Dağlarının uzantısı olduğunu bilmiyordum. Hiç bu kadar üşümemiştim daha önce. Üst üste 3 adet termal çorap giymiştim, kalın botlarım da vardı ve kısa mesafe de olduğu halde ayaklarımı hissedemez oldum. Çankırı meydanında tek bir heykel ve koşturan bir sürü insan vardı. Ancak benden korktu o insanlar. Öğretmenevin yerini sorduğumda kaçıyorlardı. Montunda resmi bir amblemi olan birine sordum, başını öne eğip bilmiyorum deyip uzaklaştı. Ben ise artık sadece bir soru işareti şeklindeydim . Adam biraz sonra geri geldi tarif etti. Ona hangi yüzyılda olduğumuzu sormak istedim açıkcası, beni ne sandılar acaba? Çankırı sürgün yeri olarak da anılıyormuş. Öğretmenevinde yaşadığım olaylar ispati oldu.

    Resepsiyonda çok şeker bir bayan vardı, bana hayran kaldı, motorla bu soğuk havada ve tek başıma gezdiğim için. Hayran mı oldu ya da içinden “deli bu” mı dedi bilinmez. Otel çok eski ve aşırı bakımsızdı. Otel sadece 4.ve 5. Katta idi o binada. Asansörün ışığı söndüğünde o saniye basmak gerekiyor, yoksa ışık yanıyor tekrar ve asansörü çağırmak için hiçbir imkan kalmıyor. Odamda kalorifer vardı ama yanmıyordu, görüntüsü ısıtsın diye koymuşlar sanırım. Havlular yamulmuş, sararmış ve karton gibiydi. Hiçbir yere dokunmadan uzandım. Ayaklarım uzun bir süre ılınmadı. Midemde ziller çalmaya başlayınca çıktım, dışarıdaki soğuk ısırıyordu. Birkaç yer görebildim. Çankırı tarihi olan güzel bir yer.

    [​IMG]

    Kendine has eski evleri, tuz mağarası, müzeleri, kalesi var. Gece derece -5’e kadar düştü ama çok daha soğuk gibi hissediyordum. Bu ayazda kasksız, eldivensiz hatta ince montlarla motor kullanan sürücüleri görünce ben boşuna üşüyormuşum diye düşündüm. Soğuk yüzünden kendimi zor attım otele ve kalorifersiz oda bile daha sıcaktı. Uzandım, uykum da geldi, ta ki koridordan koşturma ve bağırma sesleri duyuncaya kadar. Ne dedikleri anlaşılmıyordu, şangır şungur kapılar açılıyordu kapatılıyordu. Kalktım, oturdum, dinledim ve bekledim. Benim kapımı da açmaya çalıştılar, zorladılar iki defa, gittiler. Hem gece yarısı de olmuştu. Resepsiyonu aramak istedim, oda da telefon yoktu. Neredeyse sabaha kadar gözümü kırpmadan yattım, kımıldamadan mumya gibi. Burada kahvaltı saati 7:30 ile 8:30 arasıydı. Kahvaltıyı görünce geri gitmek, odama sığınmak istedim. Sadece 3 tane piknik kutucuklar vardı.

    Kahvaltını bitiren öğretmenler tabaklarını mutfağa götüryordu, kuralları öğrenmek için gözlem yapmak zorunda kaldım. Acaba mutfakta tabakları da yıkıyorlarmıydı? Tabağımı mutfağa bıraktığımda kirli hiç kimsenin tabağı yoktu. Motorum o sabah epey uğraştıktan sonra çalıştı, jikle ile bile uzun süre ısınamadı. Oradaki bütün esnaf etrafıma toplandı, meraklı gözlerle bakıyorlardı, elim ayağıma dolandı. Çok ilgi gösterdiler, soru yağmurundaydım, ama sohbetleri çok güzeldi, çok güldük ve neredeyse gitmeme mani olacak kadar çok çay ikram ettiler, yolluk için gofretler verdiler. Bir sıraya dizilmiş 10 kişinin uğurlamasıyla yola çıktım. Manzara çok sevimliydi. Keşke hatıra için onların da resmini çekseydim. Bu son günümdü. Hüzün ve burukluk vardı içimde. Bu geziyi özleyeceğimi hissediyordum. 500 km yol kaldı. İstanbul istikametine girdiğimde iyice gazladım.

    Soğuk artık işlemiyordu. Teskeremi almış gibiydim. Kızım da bu zorlu yolculukta harikalar yarattı. Sıcak bir ev özlemi içindeydim artık. Gece çok az uyuduğum için yolda gözlerim çok ağırlaştı, bir tesiste durdum. Masaya kafamı koyduğum an gözlerim kapandı. Kendime gelince tesis sahibi çay ikram etti. Yüksek tepelerde salaş bir yerdi. Hele o eski köy usul kulübe WC ye bayıldım doğrusu. Aynası bile vardı. Yol müsait, sürat zamanı idi artık. Bolu ya yaklaşırken ormanlık başladı ve sonbaharın tüm renkleri etrafı şenlendirdi. Artık evimde İstanbul’dayım. Motorumu yıkayamıyorum bir türlü, çünkü üzerindeki tozu toprağı geziden kalan son hatıralar. Karadeniz’in kokusu bile sinmiştir. Bana ilham veriyor ve hala gezi bitmemiş hissi veriyor. Acaba tozu toprağı kazıyıp kavanoza koyup saklasam mı?

    http://www.motoron.com.tr/HaberDetay.aspx?ID=887