~~ Denize girmeye nasıl başladık...? ~~

Konu, 'Serbest Kürsü' kısmında Şenol SEL tarafından paylaşıldı.

  1. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    ~~ Denize girmeye nasıl başladık...? ~~

    Denize girmek? Yüzmek!!! haşa söz konusu bile değil!

    Yasaklardan, plaj güzellerine,denize girme kültürümüz

    Mayolar fora!

    Önceleri, her şey 'yasak'tı. Deniz ancak balıkçı, tulumbacı, kayıkçı, gemi tayfası ve bahriyelinin içine gireceği bir mahaldi. Serin dalgalara doğru ilk 'sivil' adım, 'hususi' deniz hamamlarıyla atıldı. Sonrası, plajlarla geldi; hem de ne geliş!.

    [​IMG]

    Ellili yılların Florya Plajı:

    Kırklardan ellilere, bu sahillerin 'yükselen imajı',

    Florya Plajı'nın halk arasında, 'artist yatağı' olarak anılmasına yol açmıştı.





    Gören şaşar. Nasıl hastalanmaz ki bu adamlar!

    Plaj ve mayo tarihi dedin mi, bil ki hikaye esas olarak yirminci yüzyılda geçmektedir. Tamam, Avrupa ve Amerika kıyılarında adına 'deniz kostümü' diyebileceğimiz bazı ilginç giysilere 1850'li yıllardan itibaren rastlamak mümkün. Ama biz Osmanlı'dan söze başlayacaksak, sahil boyunda denize giren mayolu insanları görebilmek için 1920'lere kadar beklememiz gerekecek. Çünkü eski zihniyet malum. Deniz ancak balıkçı, tulumbacı, kayıkçı, gemi tayfası ve bahriyelinin içine gireceği bir mahaldir. Gören şaşar. Nasıl hastalanmaz ki bu adamlar!



    Denize girmek, yüzmek, haşa, söz konusu bile değil!

    Anlaşılmaz şeydir! Deniz hamam mıdır, banyo mudur ki? Hani kayıkla gezsen ya da balık avlasan neyse. Çocuk isen, dadınla, lalanla -o da pek sık olmamak şartiyle- deniz kıyısında dolaşman da mümkün. Daha da ötesi, ayaklarını ıslatmadan kıyı boyunca, kumlar ve kayalar arasından şeytan minaresi, midye kabuğu, renkli taş bile toplayabilirsin. Ama denize girmek, yüzmek haşa, söz konusu bile değil!



    Deniz Hamamları

    Denizin bu 'umacı' rolünden kurtulması için, dediğimiz gibi, daha yakın dönemlere gelmemiz gerekiyor. Ama önce bir kısa tarihçe yapmaya çalışalım.

    On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru İstanbul kıyılarında tek tük de olsa salaş deniz hamamları kuruluyor. Yanlış anlaşılmasın, yalı önlerinde, hususi hamamlar bunlar. Dört tarafı tahtalarla örtülü yeni bir dünya. İçine giren, dış dünyadan gizli kapaklı, karanlık bir suya giriyor ve hemen çıkıyor.



    Cilt hastalıklarına bire bir, reçete bile yazılıyor

    Bu 'banyo' biraz ilaç gibi telakki ediliyor. Hekimin izniyle ve gerekiyorsa... Cilt hastalıklarına bire bir, reçeteye bile yazılıyor. İşte bu pek erken plaj tarihimizin erkekler için makbul deniz giysisi, çok afedersiniz ama bildiğimiz 'paçalı don'dur.



    Erkekler iç donla, kadınlar elbise ile

    Reşat Ekrem Koçu, "Açıktan girilirse bayağı uzun paçalı, hatta paçalar uçkurluklu beyaz patiska iç donları"nın kullanıldığını yazar.

    Kadınlar dört duvar içinde olmalarına rağmen ancak elbiseleriyle girerler suya. Başı örtülü, maşlahlı, entarili...

    [​IMG]

    Moda Plajı'nın tarampleni
    Moda iskelesi'nin tam karşısındaki Moda Plajı'nın trampleni, yaz aylarında, tam bir "cazibe" merkezi idi.


    En önemli deniz hamamları

    Deniz hamamlarının yayılışı, hususiden umuma mahsus hale gelişi ise geçen yüzyılın başlarında gerçekleşir. Artık 20. yüzyıla geçen yüzyıl diyeceğiz, değil mi?

    En önemli deniz hamamları Yeşilköy, Bakırköy, Samatya, Yenikapı, Kumkapı, Çatladıkapı, Ahırkapı, Salıpazarı, Fındıklı, Kuruçeşme, Ortaköy, İstinye, Tarabya, Büyükdere, Yenimahalle, Beykoz, Paşabahçe, Kuleli, Çengelköyü, Beylerbeyi, Üsküdar, Salacak, Moda, Fenerbahçe, Caddebostam, Bostancı, Kartal, Maltepe, Pendik ve Tuzla'da kurulur.



    Meraklı gözleri saf dışı edecek bir bekçi kayığı dolaşır

    İşte, denize girme kültürümüzün boy atıp gelişeceği ilk mekanlar olan işbu deniz hamamları, genellikle 35 metre boyunda ve 20 metre enindedir. Eğer akıntılı suda kurulurlarsa, mutlaka ahşap olarak suya dayanıklı, çürümez keresteler kullanılır. Hamamların derinlikleri genellikle 1,5 metreyi geçmez, bu seviyede bir ahşap kafes bulunur.

    Bazı yerlerde yalnız erkeklere mahsus hamamlar, bazı kıyılarda ise kadın ve erkeklere mahsus ayrı ayrı hamamlar kurulur. Bunların arasında da, her türlü meraklı gözü saf dışı edecek bir bekçi kayığı dolaşır.



    Bekçi, kıyıda bıraktıkları çamaşırları toplar, karakola götürürdü

    Aslında deniz hamamının dışında, alenen açıkta, kıyıda denize girmek, uzun zaman herkes için yasaktı. Sahil boyunca dolaşan bekçi kayıkları, açıkta denize girmek yasağına uyulup uyulmadığını kontrol ederlerdi. Yakalananlar koltuklarında elbiseleri ile posta edilirdi. Bazen polis, karadan gizlice gelir, denizdekilerin kıyıda bıraktıkları çamaşırlarını toplar, karakola götürürdü. O zaman, denizden fırlayan peşine düşer, sahil mahallelerde, peştemallı ve polisin arkasından yalvararak koşuşan bir garip çıplaklar sürüsü peyda olur, kafeslerin arkasından kadın çığlıkları kopardı.



    Deniz hamamında polis cezası

    Fikret Adil, 9 Ağustos 1941 tarihli Tan'daki 'Deniz Hamamından Plaja' adlı yazısında, bu "hamamlarda dışarı çıkmak kadınlar için katiyyen yasaktı. Zaten yüzme bilen kadın yok gibi bir şeydi, bilenler kurbağalama veya yan yüzerler, havuz içinde dört dönerlerdi. Erkeklerden de dışarı açılanlar nadirdi. Havuzun kazıkları aralarından süzülerek veya denizin sathına kadar inen tahta perde altından dalarak geçerlerdi. Fakat tanınmış kimseler olmaları şarttı. Yoksa etraftan bağırışmalar olur, denizhamamcıya polis ceza yazardı" diyor.

    (Fikret Adil, Tan, 9 Ağustos 1941)



    “Deniz hamamları, çeşitleri, yararları: Denize Kimler Girebilir?”

    Daha önce dediğimiz gibi, bu erken dönemde deniz banyosu bir tedavi biçimi olarak görülüyordu. Evet, aklına gelen, canı çeken giriyordu; ama doktorlara sorarsanız öyle herkesin içine dalacağı bir yer değildi deniz.

    1906 yılında yayınlanan Adanalı doktor Ahmet Şükrü'nün kitabı 'Deniz hamamları, envai [çeşitleri], menafiı [yararları]: Denize Kimler Girebilir?' adından da anlaşılacağı gibi konumuzun erken dönem anayasası niteliğini taşır.

    Ahmet Şükrü önce yaş sınırı koyar. 7 yaşın altındaki ve 45 yaşın üstündekiler ıçin denize girmek yasaktır! Bu bir. Denize girmek için bir nedenin de olmalıdır mutlaka. Sinirleri bozuk olanlar, saracalı bulananlar,stres yaşayanlar (tabii kitapta böyle demiyor : "şehirde uzun müddet iskân ederek ıztırab-ı deruniye duyanlar "ın karşılığı kullandım), kansızlık çekenler, bademcikleri şişenler, göz ağrısı olanlar, kulak akıntısından yakınanlar, midesi şişkinlik yapanlar ve özellikle de deri hastalığına yakalananlar. Deniz banyosu değil her derde deva komple hastahane...

    Yazarımız da bu görüşe katılıyor ki, şunu ekliyor: "Yukardan beri tek tek saydığım hastalıkları çekenlerin denizden yararlanmalarının derecesi birdenbire dikkati çekince; deniz ne âlâ şey imiş, aman deniz ne âlâ ilaç imiş demekten insan kendini alamaz (sadeleştirilmiştir)". (İstanbul 1322 [1906], s. 57)



    Yine Ruslar... İstanbullular Beyaz Rusları görmek ıçin akın akın kıyılara

    Daha önce de defalarca yazdığımız gibi, deniz hamamlarından plajlara geçişimizin başlangıcı İstanbul'un işgal günlerine denk düşer. Bu yıllarda devrimden kaçarak İstanbul'u geçici bir süre de olsa mesken tutan Beyaz Ruslar, Florya kıyılarına yerleştirilir. Biraz sıcaktan, biraz da yolculuk arkadaşları bitlerden kurtulmak amacıyla denize giren Beyaz Rusları görmek ıçin, İstanbullular akın akın bu kıyılara gelirler.

    Önce açıkhava meyhanesi olarak kurulan Solaryum, daha sonra aynı adla ilk plajımız olarak ün yapar. İstanbul kıyılarında plajların artışına paralel olarak, geleneksel deniz hamamlarının da yok olduğunu görürüz

    [​IMG]


    Ünlü illüstratör Münif Fehim'in (1899-1983) kaleminden İstanbul koylarından biri:

    50'li ve hatta 60'lı yıllarda, İstanbul'un kimi sahilleri 'sayfiye' havasını hala sürdürüyor,

    kıyılarda plaj kıyafetleriyle dolaşılıyordu.



    Plajlar Cumhuriyetle birlikte

    Ama plajların boy atıp yeşermesi için Cumhuriyet'in kurulup, devrimlerin başlamasını beklememiz gerekecektir. Batılılaşan İstanbullu, entariyi, pantolonu çıkarıp mayo denilen nev icat elbiseyi sırtına geçirir. Deniz hamamlarında karşı cinsler açısından ayrı gayrı olmak, yavaş yavaş tarihe karışır. Filmlerde plaj güzelleri toplu halde boy gösterir. Deriler güneşle haşır neşir olur, delikanlılar üç kademeli atlama kuleleriyle tanışır, genç kızlar cankurtaran kayıklarının kürekçilerine aşık olurlar. İstanbul kıyıları insana doyar, plajları efsaneleşir.
     
  2. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    Mayolar, doğal olarak 'çıplaklık' meselesini gündeme getirmiştir

    Birinci Mebusan Meclisi'nde Ziya Hoca'nın "çıplaklık ahlaksızlıktır" diye nutuk atması unutulamaz. Hazret, "erkekler zembil, kadınlar torba içinde ve birbirlerinden bir mil aşırı dahi olsalar, gene de aynı tuzlu suda yıkanamazlar" diye buyurmuştu.

    Plajlar sayesinde insanlarımızın giderek çıplaklaşması tartışmalar yaratır. Orhan Seyfi Orhon, eski neslin çıplaklık karşısında taşıdığı dertleri büyük bir açık yüreklilikle ifade etmiştir: " Gençlerle aramızda şu fark var: Biz soyunduğumuz zaman daha çirkiniz, onlar giyindiği zaman." Ama eski neslin çirkin oluşunun nedenleri de açıktır: "Bizim, ne yağlarımızı eritecek plajlarımız, ne vücudumuzu işletecek istadyomlarımız vardı. Bizim zamanımızda denize kapalı deniz hamamlarında peştemalla girilirdi. Şayet çıplak etimize yabancı bir göz çarparsa, utancımızdan güneş çarpmış gibi kızarırdık. Genç kızlar yürümesini, delikanlılar koşmasını bilmezdi." ('Plajda İki Nesil', Kulaktan Kulağa. İstanbul 1943, s. 68)

    [​IMG]

    Otuzlu, kırklı ve ellili yıllarda yayımlanan popüler dergilerde, yaz geldi mi, 'kapaklar değişir',
    illüstratörlerin fırça ve kaleminden, ilginç desenler ortaya çıkardı.
    Altmışlı yıllarda, işin içine fotoğraf girdi. Hayat dergisi ilk örnekleri verdi.


    Bilmece:Mayo var mı yok mu?

    Mayoların küçülmesi meselesi giderek öyle bir hale gelecektir ki, 1947 yılında Sitare Sonar imzalı yazı şöyle başlayacaktı: "Bilmece: Mayo var mı yok mu?" Bu başlıktan sonra yazı şöye devam ediyor "Fransada denizde giyilecek kıyafeti küçültmek ve kısaltmak yolunda o kadar ileriye gidilmiştir ki, mayonun külot kısmı hemen hemen ince bir şerit halinde kalmakta, sutyen kısmı bilhassa güzel göğüsler için yok derecesine inmektedir."




    Soyulmak ne kadar fena ise soyunmak o derece iyi...

    Refik Halıt Karay savaş yıllarının bunalımlı dedikodulu ortamında, çıplaklığın getirdiği huzur ve demokrasiden pek memnundur: "[Plajda] bütün kâbuslardan, üzüntü ve eziyetten uzaksın. (...) Bunu yapan çıplaklıktır. Beden çıplaklığı zihni de lüzumsuz örtülerden, o bunaltıcı, terletici fikir elbiselerinden kurtarmıya yarıyor, fikir de plajda soyunuyor, yıkanıyor, daha samimi, daha tabiî oluyor." Bu konudaki son sözünü ise şöyle söylüyor: " Çıplaklığın faydaları pek çok, hem sade maddî ve sıhhî bakımdan değil, terbiye ve ruh noktasından da... Evvelâ göz doyması, göz tokluğu. Sonra adama alışmak ve tabiîliğe dönüş. Yavaş yavaş da benimsememek, bir kemale eriş, bir istiğna mertebesine varış. Soyulmak ne kadar fena ise soyunmak o derece iyi..." ('Plajda Gezintiler’, İlk Adım, İstanbul t.y., s. 152-153) Üstad bir başka yazısında, sınıf farklarını insanları soymak yoluyla ortadan kaldırdığı için plajları sevdiğini söyler ve durumu tek cümlede şöyle özetler: "Plaj nedir? Hürriyet diyarı..." ('Yine Plaj', a.g.y., s.155)



    Allah ne verdiyse kumlara yayılıp

    Bu çıplaklık tartışmasını, denize peştemalla girilen günlerden kalan bir isim kapatsın isterseniz. Ref'i Cevat Ulunay, plajların şiddetle taraftarı olduğunu söyler. Çünkü herkes vücut dili ile nesi var nesi yoksa ortaya koyarak birbirine görünmek zorundadır: "Orada ne yapma meme, ne uydurma kalça var. Allah ne verdiyse kumlara yayılıp teşhir ediliyor. Gösterecek nesnesi olmayanlar birer sandalyeye kurulup giren çıkanı seyrediyorlar ve ekseriya olduğu gibi, 'Komşunun tavuğu, komşuya kaz görünüyor'..." ('Mevsime Girerken', Mizah, 28 Mayıs 1948)



    Vücudunu güneşe verip yakmak ayıptı

    Deniz hamamları döneminde denize girmek nasıl dikkatlice yapılması gereken bir eylemse, vücutları güneşten korumak da aynı derecede önemliydi. Mümkün olduğu kadar örtünülür, bakışlardan ve güneş ışıklarından saklanılırdı. "Vücudunu güneşe verip yakmak ayıptı. Böyle yanmış bir kimsenin çingene, Kürt veya dellâk telâkki edilmek ihtimali muhakkaktı. (...) Güneşli zamanlarda denize girilmediğinden ve havuzda hareket imkânı az olduğundan çeneler hemen birbirine vurur, dudaklar morarır, vücudun derisi kabarır ve ürpermeler başlardı." (Fikret Adıl, Deniz Hamamından Plaja, Tan 9 Ağustos 1941)

    [​IMG]

    Plajlarla vücudu güneşe teslim etmek de moda oldu

    Ama plajlar dönemine geçilince, çıplaklıkla paralel bir hızda vücudu güneşe teslim etmek de moda oldu. Falih Rıfkı Atay, 1932 yılında yayınlanan ve biçimiyle de ilginç olan "Roman" adlı romanında, modern yaşamın tüm inceliklerini diline dolar! Bostancı kıyılarında derilerini yakan insanları seyrederken bu konuda derin bilgiler ediniriz:

    "Deri yakmak ıztıraplı bir şeydir. Yüzükoyun veya sırtüstü kum üstüne serilmiş olanların yalnız yüzlerine baksanız, ya dişleri sökülüyor, ya kolları burkuluyor, ya karınları yarılıyor sanırsınız. Hepsinde, ameliyat masasında bayıltılmamış bir hasta yüzü vardır.

    Kararmak oldukça uzun sürer. Vücut önceleri kabak içi rengindedir. Bir iki gün sonra kollara ve omuz başlarına domates kırmızılığı çöker. Nihayet bütün vücutta, her deriye göre değişen esas karartının yerleştiği görülür. Bir kadın için teninin üstündeki bu tunç kızılı, pahalı kürk kadar aranır bir kılıf olmuştur." (Roman, İstanbul 1964, 3. B., s. 9)

    [​IMG]


    Süreyya Plajı, 'La Turquie Moderne' gibi yabancı dergilere de ilan verir.

    Güneşte yanmayı mizah konusu yapan bir diğer yazarımız da Refik Halit Karay'dır. Nişanlısıyla güneşte yanışlarını aşama aşama şöyle anlatır:

    "Bu hale gelinceye kadar günlerce ve beraberce az zahmet çekmedik. Bu cilt, önce, güneşe serilmiş domates salçası gibi fena halde kızardı; üstünde âdeta yarıklar, kabarcıklar husule geldi; sonra bir yanmadır başladı. Karşılıklı, kuma bağdaş kurup, âma [kör] dilenci gibi bir iyi kaşındık; kaşınma evde ve yatakta da devam etti. Derken çarşı hamamında ve tellâk elinde keselenen vücutlerdekı kir gibi büklüm büklüm, fitil fitil tenimizden ayrılan bu derileri avuçlarımızla ovalıya ovalıya derledik, topladık, attık, daha doğrusu etrafımıza serptik. Nihayet renklerimiz beyazdan pembeye, pembeden kızıla, kızıldan esmere, esmerden çikolataya, şimdi de son haddi olan yanık kahveye döndü; plajda 'bukalemun' misali renk değiştirdik." (Modern Su Perisi, Tanıdıklarım, İstanbul t.y., s.122)



    Güneşin şakası yoktur... İnsanı çarpar ve öldürür...

    Selim Sırrı'nın [Tarcan] ise, Radyo Konferansları'nda konuyu şakaya almaya hiç niyeti yoktur: "Bazıları (...) derileri yüzülünceye, hatta etleri cılk yara oluncıya kadar vücutlarının muayyen yerlerini güneşe gösterip yakıyorlar. Bu biçarelere acımaktan başka bir şey elimizden gelmez. Çünkü çok tehlikeli bir oyun oynuyorlar. Güneşin şakası yoktur. İnsanı çarpar ve öldürür."

    [​IMG]

    Ellili yılların başından itibaren basında yer alan ilanların arasında,
    plajlara, plaj giysilerine ve güneş kremlerine ilişkin olanlar da artış gösterir.


    Sağlıklı yanma reçetesi… Yavaş yavaş... Önce bacaklar… Öyle kütük gibi durmak da yok…

    Jimnastik tarihimizin baş aktörü olan Selim Sırrı bey, konferansında elbette ki güneş banyosunu nasıl yapacağımızı da söylüyor. Anlattığına göre, öncelikle vücudu güneşe yavaş yavaş alıştırmalıdır. Ama bu 'yavaş yavaşlık' neredeyse bir mevsime yayılmaktadır! Reçete şöyle: Nisan'ın on beşinden başlayarak Mayıs'a kadar vücudunuzu her sabah tül perdenin ardından üç-beş dakika güneşe göstereceksiniz. Mayıstan itibaren bahçe ya da taraçaya bornozla çıkacaksınız. Yavaş yavaş önce bacakları, sonra bele kadar alt yanımızı, en son da tüm vücudumuzu. Ama on dakikadan başlayıp, bir saate bir ay içinde ulaşan bir süratle. Öyle kütük gibi durmak da yok, "vücudu hafifçe işletmeli, biraz sıçrayıp dolaşmak ve yuğunmalıdır."

    Böylece yazın plajlarda güneş banyosu yapmaya hazır hale gelebilirsiniz. Ama orada da ifrata kaçmak yok. Bir kere sabah 11'den 3'e kadar güneşe çıkmak yasaktır. Günün diğer saatlerinde ise toplam süre bir saati geçmemek koşuluyla, on dakikada bir gölgeli 2-3 dakika gölgeli bir yere geçerek... (Güneş Nasıl Bir Gıdadır?, Radyo Konferansları, İstanbul 1932, s. 92-97)

    [​IMG]


    Ağustos 1944'te Florya 'Küçük Plaj'da çekilmiş bir hatıra fotoğrafı:
    Plajın cankurtaranı objektife bakmıyor; ama o dönemin filmlerindeki
    'jönlere uygun bir havada pozunu veriyor.


    Mayomuzu giydik, güneşe yolunca yordamınca uzandık da her şey tamam oldu mu artık?

    Unutmayalım ki, Cumhuriyet'in ilk yılları her alanda muaşeret usullerini öğrendiğimiz yıllardır. Telefon kullanımından, çay saati adabına kadar gündeme gelmeyen muaşeret usulü kalmaz. Böyle bir ortamda plaj adabından da söz edebiliriz elbette. Modern insanımızın, hele hele gelinlik genç kızlarımızın öyle ulu orta, düşünmeden taşınmadan denize girmesi hiç uygun değildir. Plaj kıyafetinin bile adabı olduğunu unutmamalıdır: "Genç kız hafif, fakat temiz ve itinalı bir deniz kıyafetine muhtaçtır. Saçlar darmadağınık, nerden geldiği bilinmeyen bir modaya uygun olsun diye, elbise kir içinde, evde bile dolaşılması doğru olmayan bir kıyafetle plaja gitmek terbiyeli ve iyi yetişmiş bir genç kıza yakışmaz. (...) Deniz banyosuna kiminle geliyorsanız ancak onlarla bir arada bulunmalı. Umumi bir yer olan plajda münasebet tesisinin çirkin ve bayağı bir iş olduğunu kabul etmelidir. (...) Plaj ve deniz kıyafeti herkesin bildiği şeylerdir. Yalnız kadın mayosile genç kız mayosu arasında dekolte itibariyle bir fark olacağı, çok açık dekolte mayoların genç kıza gitmeyeceğini artık söylemeye lüzum görmüyorum. Bunu herhangi bir taassup tesiriyle iddia ettiğimiz zannı hâsıl olmasın... Hiç bir erkeğin bulunamayacağı, yalnız kadınların girebileceği bir deniz hamamında da genç kız, dekoltesi daha az mayoyu tercih etmelidir. Temiz ruhlu bir genç kızın benliğindeki hicap hissi, yarı beline kadar açık bir mayoyu nerede ve kimin arasında olursa olsun kullanmaktan kendini men'eder." (Feliha Sedat, Genç Kızlara Muaşeret Usulleri, İstanbul 1932)



    Refik Halit Karay da bir yazısında mayo giymenin adabı üzerinde durur:

    "Aman çok rica ederim, bayanlar, denizden çıkar çıkmaz ıslak mayolar ile hemen şezlonga uzanmasınlar. Zira süzülen su, bezin ortasında birikip kendine bir mecra bularak, şırıl şırıl, uzun uzun, hattâ bazan hafifçe boyalı, bakmamak isterseniz de, yine gözleri kendine çevirten bir inatçılıkla durmadan akıyor, vekara dokunacak şeyler hatırlatıyor. Dikkat edilecek ikinci nokta da şudur: Yaş mayo ile kumda oturduktan sonra, kum kurumadan ve kumaştan dökülecek hale gelmeden ortalıkta fazla dolaşmamak! Kabahat yapmış ilkokul talebesine dönmeğe ve sıcak hamama sokulmak lâzım geldiği zehabını vermeğe ne lüzum var? Kumdan kalkınca, iyice silkinmek, bu yetişmezse suya tekrar bir dalıp çıkmak, öyle, tertemiz gezinmek ihmali caiz olmıyor plaj adap ve erkânındandır." (Yine Plaj, İlk Adım, İst. t.y., s. 156-57)


    Banyo kostümü hemen hemen Hazreti Havva'nın kostümüne benzedi

    Mayolar İstanbul plajlarını sardıkça ve giderek küçülmeye başladıkça, magazin basınının da temel konularından biri oldu. 'Mayoların ne hale geldiği' en çok ele alınan konulardan biriydi. Modası diyemiyorum, örneğin 1934 yılında Hafta dergisi söze şöyle giriyordu:

    "Banyo kostümü hemen hemen Hazreti Havva'nın kostümüne benzedi. Öyle olduğu halde bu 25 santimlik bez parçası her hafta değişen bir modaya tâbidir ki, bu modada Miyami'den hemen hemen bütün dünyaya yayılmaktadır. Yazı beklemeden deniz mevsimini açan bu şehirde geçen ay sinema güzellerinden Doris Hil krepondan bir mayo giymiş; bu mayo ile denizden çıktığı zaman plajda seyirci olanlar hayretten dona kalmış. Meğer bu kumaş su görünce o kadar şeffaf bir hal alıyormuş ki..." (Hafta, Mayıs 1934)



    Deniz canavarlarına dikkat

    Denizler, mayolar ve güneş yanıkları konusu 1950'li yıllarda artık önemini kaybetmeye başlar. Çıplaklığa alışılmıştır, plajlar yedi ummana yayılmıştır ve koruma kremleri piyasaya çıkmıştır. Bikini bile etkili olamamıştır bu tekdüzeliği yıkmaya.

    Biz de yazımızı yarım yüzyıl kadar önce plajlarda karşılaşılan deniz canavarlarını anlatarak bitirelim. Bu canavarların en tehlikesi 'Deniz Don Juanı'dır. Gözüne kestirdiğine demir atar, hemen yanaşırlar. Korunmak için 'höt!' demeniz yeterlidir. Çünkü korkaktırlar.

    İkinci canavar 'Şakacı Çocuk'tur. En olmadık anlarda eşek şakalarıyla karşılaşmanız iş bile değildir. Tek kurtuluş çaresi eşek sudan gelinceyle kadar gıdıklamak!

    'Yüzme Hocası' bir diğer canavardır. Yüzme bilmiyorsanız kurtuluş çok zordur. Başka bir plaja kaçmak çözüm olabilir.

    Son canavar ise dişi cinstendir. Adına 'Boyalı Bebek' denir. Genellikle nefis mayolara sahiptir. Gayet güzel boyanmıştır. Ve yürüdüğü zaman çok canlar yakar. Aydabir dergisi (Temmuz 1954), korunmak için altı okka yapıp suya atmayı öneriyor ama, bilmem ki bu kadar korunmacı olmaya gerek var mı?
    Yazıya ek Fotoğraflar: İstanbul - Deniz Hamamları

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]
     
  3. Fatih GÜLTEPE

    Fatih GÜLTEPE Kıdemli Üye

    Kayıt:
    11 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    408
    Beğeniler:
    123
    Araştırma için elinize sağlık.