Dingo'nun Ahırı ?

Konu, 'Serbest Kürsü' kısmında Şenol SEL tarafından paylaşıldı.

  1. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    Dingo'nun ahırı..? Nereden gelmis bu deyis bileniniz var mi, hatta bu deyisi bilen veya hatirlayan var mi?

    Ben gençligimden beri kullanirim ama nereden geldigini bugun ogrendim ve sizlerle de paylasmak istedim. Malum, bilgi paylastikca zenginlesir...

    Sizlerde de benzer bilgiler varsa ve paylasirsaniz memnun olurum/z herhalde..? :)

    [​IMG]

    V.Ahmet PINAR'dan alıntıdır.
     
  2. Hakan Karael

    Hakan Karael Site Müdavimi

    Kayıt:
    23 Ocak 2008
    Mesajlar:
    2.947
    Beğeniler:
    1.286
    Şehir:
    İstanbul
    Motosiklet:
    Aprilia
    Abi süpersin ne güzel tarihi ve nostaljık bir bilgiyi bizle paylaştın sağolasın ;)
     
    Şenol SEL bunu beğendi.
  3. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    VERMEYİNCE MA'BUD NE YAPSIN MAHMUT?


    Ziya Paşa'nın ünlü Terkib-i Bend'inde yine ünlü bir beyti vardır Halk arasında dil persengine dönüşmüş ve pek çok garibanın şikayetini dile getirmesine medar olmuş bu beyitte Paşa,
    Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
    Baran yerine dürr ü güher yağsa semadan

    buyurur "Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa, bahtı kapalı olanın bahçesine yine de bir damlası düşmez" demektir Türkçemizde bu beytin mazmununu ifade eden pek çok deyim, darb-ı mesel ve vecize bulmak mümkündür Muhallebi yerken dişi kırılan nasipsizden ata bindiği halde "ya nasib"i unutan geline, güvendiği dağa kar yağan mareşalden cemaziyelevveli keşfolunan mahzen memuruna kadar pek çok insan bu beyti tekellümde mazurdurlar Ancak içlerinde bir tanesi, vardır ki şair belki de bu beyti onu derhatır ederek söylemiştir Önce hikayeyi anlatalım:

    Rivayet olunur ki, Sultan II Mahmud, tebdil gezdiği bir Ramazan gününde Üsküdar'da mücerred bir kunduracının, boş örse çekiç vurarak her hamlede "Tıkandı da tıkandı" dediğine şahit olmuş Merak saikiyle içeri girip bunun sebebini sormuş Ad***** anlatmış:

    * Bir gece rüya gördüm Çeşmeler vardı Bazılarından şarıl şarıl sular akıyor, bazılarından sızıyor, bir tanesi de tıp tıp damlıyordu O sırada bir pîr-i nuranî belirdi Ona bu çeşmeleri sordum "- Şu şarıl şarıl akanlar, padişahımızın talihidir Sızanlar devlet erkanından filanca paşaların ve falanca zenginlerin talihleridir Şu damlayan da senin talihindir" deyip kayboldu Yerden bir çöp aldım ve benim talihim olan çeşmeye yaklaştım Çöple biraz kurcalayıp lüleyi açmaya çalıştım Ah, ellerim kurusaydı! Filvaki çöp kırıldı ve artık eski damlalar da damlamaz oldu O günden sonra müşterim kesildi, kazancım bitti İflas ettim, bu hale geldim Şimdi de talihimden şikayet ile "tıkandı da tıkandı" zikriyle boş örsü dövüyorum

    Padişah kendini aşikar etmez ve saraya dönünce adamın söylediklerini tahkike memur gönderir Meğer adamcağız herkes tarafından "Tıkandı Baba" diye tanınmakta ve nasipsizliğiyle bilinmekteymiş O kadar ki çeşmeden su doldurmaya gitse kurnayı bir kurbağa tıkar; bir mal almak için pazara uğrasa, ona sıra gelmeden mal bitermiş Sultan, mübarek Ramazan ayında bu garibi sevindirmek ister ve bir tepsi baklava yapılmasını, her dilimin altına da bir sarı altın konulmasını emreder Sonra tepsiyi, bir zengin konağından iftarlık geliyormuş gibi gönderir

    Nasipsizlik bu ya; Tıkandı Baba, bir tepsi baklavayı bir iftarda yiyip bitirmek yerine satıp parasıyla birkaç günler iftar etmeyi düşünerek tepsiyi pazara çıkarmaz mı?

    Padişah, durumu öğrenip üzülmüşse de niyetine sadakat ile aynı minval üzere ertesi gün nar gibi kızarmış bir hindi dolması yaptırıp yine içini altın ile doldurarak Tıkandı Baba'ya yollar Baba'dan baklava tepsisini satın alarak parsayı toplayan uyanık müşteri, bu sefer yine kapıya dayanıp Baba'nın aklını çelmenin yollarını aramaktadır Der ki:

    * Bre Tıkandı Baba! Sen bir garip ademsin Tek başına bu hindiyi nice yiyeceksin Gel sen yine bu hindiyi bana sat

    Pazarlık tamam olup hindi de kanatlanınca, padişah bu derece safderunluğa aşırı derecelerde öfkelenip derhal Tıkandı'yı saraya çağırtır Çavuşlar eşliğinde iftar vaktine yakın, karga tulumba sarayın yolunu tutan Tıkandı Baba telaşlanır "Bir suç işlemiş olmalıyım, ama ne ola ki!" diye kara düşünceler içinde huzura alındığında neredeyse bayılmak üzeredir Bu hale padişahın yüreği dayanmaz ve öfkesi merhamete döner Sultan, olup bitenleri anlattığı zaman Tıkandı Baba hayretler içinde hünkarın ayaklarına kapanıp, dualar, şükürler okumaya başlar

    Padişah ona son bir hak daha tanımayı isteyip doğruca hazine-i hassa odasındaki altın ve mücevher dolu sandıklardan birinin huzura getirilmesini buyurur Sandık gelir Sultan Mahmud selamlık dairesinin çini sobasının altını yoklayıp küreği eline alır ve:

    * Tut şu küreği! Sandığa daldır Ne kadar alırsa hepsini sana bağışladım, der

    Tıkandı Baba, makus talihinin böyle bağteten muradına muvafık harekatından fazlasıyla heyecanlanır Sevinçten titreye titreye küreği sandığa daldırır Bir müddet iteleyip çalkalar ve itina ile kaldırırsa da kürek ters daldırılmıştır ve sandıktan ancak sap kısmında bir tek kızıl altın ile çıkar Baba düşüp bayılır Şair ruhu taşıyan hisli padişah ise seçili bir üslupla o, tarihe geçen sözünü söyler:

    * Vermeyince Ma'bud, ne yapsın Mahmud?

    Hikmetinden sual olunmayan yüce Ma'bud, kim bilir hangi kadere binaen o küreği ters çevirmişti Onca yıllık Tıkandı Baba, acaba Açıldı Baba olsaydı kendisi için daha mı iyi olurdu? Hem kim bilir belki de sonradan Tıkandı Baba, haline şükretmiş ve hayırlısını istemekten dolayı gani gönüllü bir fakir olarak vefat etmiştir Öyle ya, nasib işi başka şeye benzemez Hani ne demiş dedelerimiz:


    Kısmetinse gelir Hind'den Ye men'den
    Kısmet değil ise ne gelir elden
     
  4. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    ALTI KAVAL ÜSTÜ ŞİŞHANE
    ‘”Altı kaval üstü şişhane’ deyimi birçoğu gibi bana her zaman acayip gelmiştir. Öyle ya, altı bir müzik aleti, üstü ise bir semt. Ne alakası var?

    Ancak birkaç yıl önce Reha Çamuroğlu'nun Son Yeniçeri kitabında (yanlış hatırlıyor ve atıyor olabilirim) bu konudaki açıklamayı buldum.

    Gerçekte deyimin aslı “altı kaval, üstü şeşhane.”

    Bugün bu deyimi birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, dolayısıyla bir işe yaramayan aparatlar hakkında veya giyim kuşam konusunda birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler için kullanıyoruz.
    Buradaki şeş-hâne kelimesinin İstanbul'da bir semt adı olan Şişhane ile herhangi bir alâkası yoktur ve Şişhane söylenişi aslında yanlıştır.
    Çünkü şeş-hâne ; namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir.
    Evvelce Osmanlı askerlerinin'de bolca kullandığı kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir
    Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup spiral şeklinde namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne şeklinde kullanılmış.
    Teknik böyle ilerleyince Osmanlı'da bu silahlara dönmüş. Ancak bu geçiş çok kolay olmamış .
    Çünkü kaval topların attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklı. Tabii kaval tüfekler ile fişek atılırken şişhane namlulu tabancalardan/tüfeklerden kurşun atıldığından bu silahlarda farklı..
    Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar kaval, sonra şişhane olması da mümkün değil.
    (Çok uzattım ..toparlıyorum)

    Ancak yine de vaktiyle bir askerin, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılıyor. Hattâ bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer askerler uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve "Altı kaval üstü şeşhâne / Bu ne biçim tüfek böyle" diyerek kafiyelendirmişler.

    O günden sonra halk arasında birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiş
     
  5. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    Abhaza; Aslen çerkeslerin bir koludur.

    Geç evlenmeleri ile meşhurdurlar.Aslen tüm çerkesler görece geç evlenirlermiş.Flört çoğu çerkes toplumunda kısmen meşruu olduğundan olsa gerek.

    Abhazaların özellikle erkekleri 30 yaştan sonra evlenir.Yine bu deyim de "aseksüel" anlamı ile argoya kazandırılmıştır.
     
  6. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    BUYRUN CENAZE NAMAZINA
    IV. Murad, Padişahlık dönemi zamanında tütüne,içkiye ve bilimum keyif verici maddelere yasak koyar ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır.
    Birgün bugünkü Üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini istihbarat alır. Derviş kılığına girerek tebdili kıyafet buraya gider. Selam verir.oturur.
    Kahveci yanına gelip,
    -Baba erenler kahve içermi diye sorar.
    Padişah.
    -Evet.
    Kahveci
    -Tütün içermisin, der.
    Padişah
    -Hayır. der.
    Kahveci işkillenir, tütün içimiyorda ne işi var burada. Zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var. Eli titreye titreye kahveyi götürür.
    Kahveci,
    -Baba erenler ismini bağışlarmı?
    Padişah,
    -Murad.
    Kahveci,
    -Peki isimde sultanda varmı?
    Padişah,
    -Elbette var.
    deyince kahvecinin bet beniz atar,zangır zangır titrer ve
    -Öyleyse buyrun cenaze namazına der.
    Olduğu yere yığılır.
    IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına af eder.


    KULAĞINA KÜPE OLMAK
    Bektaşilik tarikatında, tarikata yeni girecek olanların kulağına nasihat edilir ve tarikatın ana düsturlarını unutmaması için pir'in ya da şeyhin kapısının eşiğinde kulağı delinerek, "Menkuş" denilen bir çeşit küpe takılırmış.
    Bugün, söylenenlerin önemli olduğunu ve söz söylenenin bu sözü hatırından çıkarmaması gerektiğini vurgulamak üzere kullandığımız bu deyim, Bektaşilikteki bu küpe takma geleneğinden doğmuş bir sözdür.


    Alıntıdır
     
  7. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    ŞEREFİNE... hani içki içerken her kaldırdığımız kadehte söylediğimiz sözcük... Nerden geldiğini bilmeyenler için küçük bir hatırlatma.

    Eskiden İçki içmek daha adaplı ağır bir şeydi.. hatırlayanlar bilir. Ancak içkinin de kendine özgün bazı özellikleri vardır. Malumunuz kimi içince aslan kesilir, kimisi tavşan.. İçkinin tesiri ile susanlar'da vardır çokca hatta fazlasıyla konuşanlar'da. İşte içkinin o ağır masalarında alkol alan abiler bu konuşulanların, anlatılanların sadece içki masasında kalmasını, başka ortamlara taşınmamasını istediklerinden, her içki masasına oturduklarında ; Birbirlerine "anlatılanlar burada aramızda kalacak değilmi" diye sorarlar ve anlatılmayacağına dair de yine birbirlerine Şeref' leri üzerine söz verirlermiş.
    Sonra artık soru sormalar kalkarak yerine sadece verilen söz kalmış "ŞEREFİNE"...
     
  8. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    Filinta
    Bir tür tüfektir. "Filinta gibi delikanlı" ya ismini vermiştir. Özellikle kurtuluş şavaşı yıllarında kullanılmıştır.

    Kumpur
    İç anadoluda eskiden "patates" e verilen isim. "Kumpir" in isim babası

    Kangru
    Ya da Kangaroo. Avusturalya yerlisi, Aborjin dilinde "Hangisi" demektir. O ne, Bu ne diye çeşitli sorular soran kaşif, kangru yu sorunca, hayvanı sorduğunu anlmayan yerli yanıt verir "kangaroo (hangisi)"

    Taksim
    Eskiden su dağıtılan nokta olduğundan "Su taksim edilen (dağıtılan-paylaştırılan) yer" anlamında "Taksim" olarak kalmıştır. Dikkatli gözler dağıtım noktalarını meydan da görebilir.
     
  9. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    ABBAS

    Cahit Sıtkı askerliğini yedek subay olarak yapmak üzere birliğine gider. O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya emir eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini ister. Sırayla isimlere bakmaktadır bir isim dikkatini çeker: Abbas oğlu Abbas. Sakat çolak eli yüzünden çürüğe ayrılmış biridir Abbas. Talim bitiminde askerin yanına gönderilmesini ister.Öğle saatlerinde kapı çalınır. Karşısında civan mert yiğit biri selam çakıp;

    -Abbas oğlu Abbas emret komutan der.

    Aralarında söyle bir konuşma geçer.

    -Nerelisin?

    -Memleket Mardin, kaza Midyat komutan

    -Sen benim emir erim olur musun?

    -Sen bilir komutan!.

    Askere eşyalarını toplamasını ister ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını ister. Zamanla askerin zekiliği sıcakkanlılığından etkilenir. Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı ' ya kahvaltı hazırlar.Öğle yemeğini sormadan hazırlar.Tüm ihtiyaçlarını karşıdan bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir.Erkenden kalkıp Cahit Sıtkı'nın kıyafetlerini ütüler hazırlar ve evin temizliğini yapar. Akşam olunca Cahit Sıtkı'nın sevdiği yemek ve mezeleri hazırlar. Zamanla aralarında komutan asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur. Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten etkilenmiştir Cahit Sıtkı.. Zaman zaman karşısına alıp dertleşir ve bu Anadolu çocuğunun ruhunda gizli şeyleri keşfeder.

    Akşamları rakı sofrası kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas. Aralarındaki duygu bağları güçlenir.Böyle bir keyif akşamında alkollü Cahit Sıtkı sorar;

    -Sen İstanbul ' u bilir misin Abbas?

    -Bilir komutanım.

    -Orda bir Beşiktaş var bilir misin?

    -Bilir komutan! Ben orda acemi birlikteydim. .

    -Orda benim bir sevgilim var. Sen bana kaçırıp onu getirir misin?

    -Elbet komutan!

    Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki Abbas yeni asker kıyafetleri giymiş tıraş olmuş hazırlanmış. Cahit Sıtkı sorar;

    -Hayırdır Abbas neden böyle hazırlık yaptın?

    -Ben İstanbul’a gidecek komutan!

    -Ne yapacaksın sen İstanbul’da?

    -Sen söyledi bana. Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek!

    Gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı... Fakat bu mert askerin, yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanır.

    Akşam olur. Ağaç altında rakı sofrası kurdurur ve Abbas karşısına oturtur. Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kağıda döker:

    Haydi Abbas, vakit tamam;

    Akşam diyordun işte oldu akşam.

    Kur bakalım çilingir soframızı;

    Dinsin artık bu kalp ağrısı.

    Şu ağacın gölgesinde olsun;

    Tam kenarında havuzun.

    Aya haber Sal çıksın bu gece;

    Görünsün şöyle gönlümce.

    Bas kırbacı sihirli seccadeye,

    Göster hükmettiğini mesafeye

    Ve zamana.

    Katıp tozu dumanı,

    Var git,

    Böyle ferman etti Cahit,

    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş ' tan;

    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
     
  10. Şenol SEL

    Şenol SEL Site Müdavimi

    Kayıt:
    27 Şubat 2009
    Mesajlar:
    9.448
    Beğeniler:
    9.012
    Şehir:
    Altıntaş Mudanya - Bursa
    Motosiklet:
    Yamaha
    Kaltak: Genişçe bir tahtadır.Altında sivri taşlar çakılıdır.Sap ile samanı ayırmak için kullanılırdı.Kara saban da denir.Harman yerinde iyi iş görmesi için herkes üzerine binermiş ve ağırlaştırırmışı eski zamanlarda."Herkesin üzerine bindiği" anlamında argoya kazandırılmıştır.:D