Türk tarihi

Hakan ERSOZ

Kıdemli Üye
Kayıt
14 Kasım 2008
Mesajlar
662
Beğeniler
201
Yer
istanbul bakırköy
#1
BEN BOSNA HERSEK SARAYBOSNADA SİYASAL OKUMAKTAYIM TOPLUM HAKKINDA KONUŞUYORSUNUZ BİRAZ BİLGİ VEREYİM TARİHİ BİLGİ ALINTIDIR BAZILARI BENİM KENDİ ARAŞTIRMALARIMDIR ELEŞTİRİ YAPMAYIN TARİH ELEŞTİRİLERE AÇIK DEGİLDİR...

Türk kelimesi, yazılı tarih kaynaklarında ilk kez Çin kaynaklarında; 丁零 (Pinyin: dīng líng), 丁霊 (dīng líng), 敕勒 (chì lè), 鉄勒 (tiě lè) olarak geçmiştir. Milattan sonra 552'de kurulan Göktürk Kağanlığı bağlamında 突厥 tū kué sözcüğü kullanılmıştır. "Türk" sözcüğünün etimolojisi, yani kökeni ve özgün anlamı, açık değildir. 10. yüzyıla ait Uygurca metinlerde Türk, "güç, kuvvet" anlamında kullanılmıştır. Ancak Göktürk Kağanlığı'nın çözülmesinden iki yüzyıl sonrasına ait olan bu kullanımın, siyasi/tarihi bir referansa sahip olması olasılığı güçlüdür.
En büyük insan topluluğu (türü)" anlamına geldiği de ileri sürülebilir.

1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (1924 Anayasası)
Madde 88:- f1 Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur. f2. Türkiyede veya hariçte bir Türk babanın sulbünden doğan veyahut Türkiyede mütemekkin bir ecnebi babanın sulbünden Türkiyede doğup da memleket dâhilinde ikamet ve sinni rüşte vusulünde resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izale edilir.

1937'deki haliyle
Madde 88. - Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir. Türkiye’de veya Türkiye dışında bir Türk babadan gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya gelipte memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmi olarak Türk vatandaşlığını isteyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. Türklük sıfatının kaybı kanunda yazılı hallerde olur.

1961 Anayasası
Madde 54- Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlık durumu kanunla düzenlenir. Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmıyan bir eylemde bulunmadıkça, vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.

1982 Anayasası
Madde 66. – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. (Son cümle mülga: 3.10.2001-4709/23 md.) Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/0/0a/Turki_halklar.png
Türk halkları veya Türk boyları, Avrasya'da geniş bir coğrafyaya dağınık olarak yaşayan ve Türkçenin çeşitli şive ve lehçelerini konuşan Türk boyları grubudur.
Türk dilleri, Altay dilleri ailesinin bir alt kolunu oluşturur. Türk halklarının büyük bir çoğunluğu 10. yüzyıldan itibaren İslam dinini kabul etmiştir. Ancak Gagauzlar, Çuvaşlar ve Sahalar gibi Hıristiyanlığın Ortodoks koluna mensup olan, Altaylar gibi geleneksel çoktanrılı dinlerini sürdüren Türk toplulukları da vardır.

Diğer Ülkelerdeki Türk Halkları
ukarıda anılan bağımsız devletler dışında, Rusya Federasyonu'na ait olan bazı özerk cumhuriyetlerde Türk dilleri resmi dil veya resmi dillerden biri konumundadır: Altay, Başkortostan, Çuvaşistan, Dağıstan, Hakas, Karaçay, Balkar, Tataristan, Tuva, Taymir ve Saha. Bunların her birinin bayrağı, parlamentosu, yasaları ve kendi resmi dilleri vardır.

Çin'de Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Moldova'da Gagavuzlar'ın yaşadığı Gagavuzyeri, Ukrayna'da ise Kırım bölgesi özerk statüye sahiptir.

Rusya Federasyonu içinde şu kentlerde Türk toplulukları yoğun olarak bulunur: Astrahan, Samara, Barnaul, Stavropol, Orenburg, Tobol, İrkutsk, Novosibirsk.

İran'da Tebriz, Erdebil, Urmiye, Zencan ve Hemedan bölgeleri, Kuzey Irak'ta Kerkük, Gürcistan'da Akhaltzikhe (Ahıska), Çin'de Kansu bölgesi, Yunanistan'da Batı Trakya, Afganistan'da Mezar-ı Şerif çevresi, Romanya`da Dobruca'ın batısında Kobro nehri çevresi,Bulgaristan'ın Rodop ve Deliorman bölgeleri, yerleşik Türk halklarının yoğun olarak yaşadığı bölgelerdir.
Tarihi Türk halkları ve -boyları
* Afşarlar ya da Avşarlar
* Ağaçeri
* Avarlar
* Hazarlar
* Göktürkler
o Şatuo
* Hunno-Bulgarlar: Bugünün Bulgaristan-Bulgarları islavlarla karışmış Türklerin torunlarıdır, ama kendilerini islav olarak görürler. Bulgarların ilk Kağanları Türkçe konuşurdu (Bulgar-Türkçesi), bakınız: Volga Bulgarları
* Karamanoğulları
* Kanglılar
* Karahanlılar
* Kara Kıtaylılar
* Karaçaylar
* Gacal
* Karluklar
* Kayılar
* Keraitler
* Kerul-Tatarları
* Kimekler ya da Kımaklar
* Kınıklar
* Yenisey-Kırgızları
* Kızılbaşlar (Kızılbaş ordusunu oluşturan 7 Türk oymagı´nın soyu)
* Kutrigurlar
* Polovzlar ve Kumanlar (Romanya'da yaşayan ve macarca konuşan Székler Kumanların torunları olarak görülebilir.
* Merkitler
* Naymanlar
* Oğuzlar
* Ogurlar
* Onogurlar
* On-Oklar
* Osmanlılar: Osman I. tarafından 1288–1326 yıllarında, Osmanlı Devletindeki Türk boylarının birlesmesinden türeyen Halk.
* Peçenekler
* Sabirler
* Karakoyunlular
* Selçuklular
* Tabgaçlar
* Tarduşlar
* Toxsıler
* Tölösler
* Çiğiller
* Türgişler
* Utrigurlar
* Uz halkı
* Akkoyunlular
* Yağmarlar
* Yağmalar
* Yabakular
Günümüzün modern Türk halkları
* Afşarlar - İran'da yaşayan bir halk.
* Ahıska Türkleri ya da Meşetler
* Avrupa Türkleri Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesine 1950-1960'lardan itibaren göç eden Türkler
* Aymaklar
* Azeriler
* Balkarlar
* Başkurtlar
* Batı Trakya Türkleri
* Bulgaristan'daki Türkleri
* Hamseler
* Irak Türkmenleri
* Kaçarlar
* Kafkasya Türkleri
* Kafkasya Türkmenleri ya da Stavropol Türkmenleri
* Karadağ Türkleri
* Karaylar
* Karakalpaklar
* Karaçaylar
* Kaşgaylar
* Kazaklar
* Kırgızlar
* Kırımçaklar
* Kırım Tatarları
* Kosova Türkleri
* Kumuklar
* Makedonya Türkleri
* Nogaylar ya da Nogay-Tatarları
* Salarlar
* Romanya Türkleri
* Sibirya Türkleri
o Altaylar ya da Dağ-Oyratları
o Hakaslar
o Dolganlar - Taymir yarımadasında yaşayan bir halk.
o Yakutlar ya da Saka (çoğunluğu Şamanist az sayıda ise Hıristiyan-Ortodoks)
o Şorlar
o Teleütler
o Tuvinler ya da Uranhaylar
o Tofalar ya da Karagaslar
o Çulimler ya da Çulümler
o Barabalar
* Şahsevenler
* Suriye Türkmenleri
* Suriye Türkleri (Suriye Türklerinin Suriye Türkmenlerinden farkı Türkiye'den Suriye'ye özelliklede Kastamonu bölgesinden Cumhuriyet sonrası göç etmeleridir.)
* Tatarlar ya da Kazan Tatarları
* Çuvaşlar
* Türkiye Türkleri
* Türkmenler (Doğu-Oğuzları'da denir)
* Uygurlar ya da Doğu-Çağataylar
* Yugurlar
* Öngütler - Gobi Çölü çevresinde yaşayan bir halk.
* Özbekler
* Halaçlar ya da Kalajlar, Kalaçlar
* Kıbrıs Türkleri
* Gagavuzlar ya da Gagauzlar, Gökoğuzlar
Küçük Türk grupları
* Biltirler
* Delikanlılar (İran'da yaşayan Türkçe konuşan küçük halk)
* Kamasinler
* Zagajlar
* Çulımlar
* Kaçalar
* Hojballar
* Kızıllar
 

Hakan ERSOZ

Kıdemli Üye
Kayıt
14 Kasım 2008
Mesajlar
662
Beğeniler
201
Yer
istanbul bakırköy
#2
GELELİM DÜNYADAKİ DERS KİTAPLARINDAKİ TÜRKLERE
A.B.D.

Öğretmen Eğitimi Tarih – Sosyal Bilimler Kitabında;

1894-1896 yılları arasında Sultan Abdülhamit 100 binden fazla Ermeniyi katletti. Ermeniler Türklerin yayılmacı Pantürkizm planının önünde engeldi. Bu nedenle Türk yöneticiler onlardan kurtulmaya karar verdiler.

Ermeni Soykırımı Nasıl Gerçekleştirildi?

-Türk Ordusundaki Ermeni askerlerin silahları alındı, zor işler verildi ve daha sonra öldürüldü. Ermenilerin eğitim, siyaset, din ve kültür liderleri tutuklandı ve öldürüldü.
-İmparatorluk dahilinde yerel yetkililere, Ermeni nüfusa karşı nefret uyandırmalarını emreden talimatlar gönderildi.
-Kadın, çocuk ve yaşlılar tehcir bahanesiyle çöle ölüm yürüyüşüne gönderildi. Ermeni nüfusun bütün mallarına ve zenginliklerine Türkler el koydu.
-Bazı durumlarda, eğer Ermeniler Hristiyanlığı reddedip İslamı kabul eder ve Türk olduklarını söylerlerse hayatlarını kurtarabiliyorlardı. Ermeni soykırımının amacı Osmanlı İmparatorluğunun içindeki Ermenileri yok etmekti.
-Ermeni soykırımı Yahudi soykırımının öncüsüdür.
-1909 yılında Kilikya bölgesinde 30 bin Ermeni katledildi. 1915-1922 yılları arasında 1.5 milyon Ermeni öldürüldü; 500 bini de sürgüne gönderildi.
-Tehcir sırasında savunmasız kadınlar ve çocuklar Suriye Çöllerinde haftalarca yürümeye zorlandı; tecavüz ve işkenceye maruz kaldı. Binlercesi zorla Türk ve Kürt evlerinde ve haremlerinde alıkonuldu.

Aşağıdaki bilgilerin ışığında diğer soykırım örneklerini tanımlayınız.
-Osmanlı İmparatorluğu liderleri tarafından Ermenilere
-SSCB’de Stalin tarafından köylülere, memurlara ve askerlere
-Kamboçya’da Pol Pot yönetimi tarafından halka
-Ruanda’da Hutular tarafından Tutsi azınlığa


RUSYA FEDERASYONU

İlköğretim Tarih Kitaplarında;

1875’in yazında Bosna-Hersek’te çıkan ayaklanma şiddetle bastırıldı. 1876’da Bulgaristan’da Osmanlı boyunduruğuna karşı bir ayaklanma çıktı ve Sırbistan ve Karadağ Osmanlıya savaş açarak Bulgar halkına yardıma koştular. Ancak az sayıdaki eğitimsiz ordu bozguna uğradı.
Türk idaresinin yaptığı kanlı katliamlar Rus toplumunda infial yarattı. Kamuoyunda Yugoslav halklarının korunması fikri yayılmaya başladı. Yönetimin resmi yasaklarına karşı çoğunluğu subay olan binlerce gönüllü Sırp Ordusuna katıldı.

Haritanın lejandında dört numaralı madde Kilikya Ermeni Devletini göstermektedir.

Bölünmüş Bulgaristan, Sultan’ın düzenli ordusu için kolay lokma oldu. Daha sonra Sultan I nci Murat ordularını Sırbistan’a sürdü. 1389’da, LAZAR komutasındaki sayıca çok üstün Sırp Ordusu, Kosova Ovası’nda, kahramanca savaşıp düşmanı kıstırdılar.

Fakat Prensin en yakın adamlarından biri Murat ile haince anlaşarak savaşın en önemli anında 12 bin askerini savaş alanından çekince, sarsılan Sırp Ordusu geri çekilmek durumunda kaldı.

Prens LAZAR’ın akrabası Miloş OBİLİÇ kasten esir düşerek Sultan’a götürülmeyi talep etti. Kahraman Sırp, Hükümdar ile karşılaştığı anda hançer ile Murat’ı vurdu. OBİLİÇ’İ hemen orada parçaladılar. Komutayı alan yeni Sultan öç almak üzere tüm esirlerin ve Prens LAZAR’ın katledilmesi emrini verdi.

Fatih, 200 bin kişilik ordu, 125 parçalık donanma ve yarım tonluk gülle atan devasa toplarla taarruza geçip şehri fethetti. İmparator 11 nci Konstantin elinde kılıcıyla öldü. Sultan; şehrin, surların, binaların kendisine ait olduğunu söyleyerek bunların dışındaki herşeyi yağma için askerlerine bıraktı. Üç gün süren yağmadan sonra ganimet ve kölelerden zengin olmamış bir tek asker kalmadı. Bizans Ordusu yok olmuş, ahalinin çoğu ölmüştü. Şehir İstanbul olarak adlandırılıp başkent oldu. Türkler tarafından bir çok Ortadoks kilisesi yıkıldı. Ayasofya ise camiye çevrildi.

Kemal, iktidarda güçlenince diktatörlüğünü kurdu. Demokratik ve kominist organizasyonları dağıtıp reformlara girişti. Türkiye’de Cumhuriyeti ilan edildi, ruhani dünya sekülarize edildi.

Güçlükler ekonomi ile sınırlı değildi. Çözümsüz bir çok sorun arasında Kürt sorununa dikkat etmek gerekmektedir. Lozan Antlaşması’na göre Kürtlerin yaşadıkları yerler Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırları dahilinde bölünmüştü.

60’lı yıllarda kurulmuş olan Kürdistan İşçi Partisi 1984 yılında Kürtlerin yaşadıkları bu dört ülkedeki topraklarda bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla silahlı mücadeleye girişti. Ülkenin Güneydoğu Bölgesi’nde *** savaşçıları ile Türk Ordusu arasında silahlı faaliyet başladı.

Askeri faaliyetler Türkiye’ye yıllık olarak 10 milyar dolara malolmuştur. Kürt sorununa çözüm halen bulunamamıştır.

Türkiye Miğfer Devletler’in kaçınılmaz mağlubiyetlerine kanaat getirince Almanya ve Japonya’ya savaş açtı. Bu açık sembolik hareket Türkiye’ye BM’nin kurucuları arasında yer alma olanağı sağladı. Fakat uluslararası prestijini büyük oranda kaybetti. Özellikle SSCB ile ilişkileri kötüleşti.

ALMANYA

İlköğretim Yardımcı Yayını Coğrafya Atlasında;

-Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi “Armanisches Hochland” (Ermeni Dağlık Alanı) olarak gösterilmiş,
-Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bir kısmı “kürdistan” olarak gösterilmiş,
-Haritanın Kıbrıs’ı gösteren kısmında “Türkiye tarafından işgal edilmiştir.”
yazmaktadır.

İlköğretim Coğrafya Kitabında;

Bir halk milliyeti için savaşıyor (Kürtler). 5000 yıldır yaşadıkları bölgede
Osmanlı ve Perslerin değirmen taşları arasında kalmışlardır. Onların bölgesi Birinci Dünya Savaşı’nda birçok ülkeye paylaştırıldı. O ülkelerden hiçbiri Kürtlere bağımsızlık ya da dil özgürlüğü vermedi. Bölgede petrol olması durumu gerginleştiriyor. Kürtlerin bağımsızlığı hedefleyen tüm girişimleri Türkiye ve Irak tarafından çoğunlukla kanlı bir şekilde bastırılmıştır.

İlköğretim Coğrafya-Çevre Bilgisi Kitabında;

(Kürtler)16-20 milyonluk bir topluluktur. Türkler bölgeye gelmeden önce de
burada yaşıyorlardı. Toplam beş bölge ülkesinde yaşayan Kürtler devlet kurma arzusundadırlar. Türkiye ve Irak’ta, askerler ve Kürtler arasında silahlı çatışma olmaktadır. Türk Askerleri aileleri bölmekte, işkence yapmaktadır.

İlköğretim Tarih-Coğrafya Kitabında;

-Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgesindeki bazı iller “kürdistan”,
-Karadeniz Bölgesi’ndeki Canik Dağları “Pontus Gebirge” (Pontus Dağları)
olarak gösterilmiştir.

İlköğretim Coğrafya Kitabında;

-Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi “Armanisches Hochland” (Ermeni Dağlık Alanı),
-Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bir kısmı “kürdistan” olarak gösterilmiştir.
-Kıbrıs’ı gösteren kısmında “Türkiye tarafından işgal edilmiştir.” yazmaktadır.

İlköğretim Coğrafya – Atlas Yardımcı Yayınında;

Haritada Türkiye-İran sınırı kürdistan olarak gösterilmiştir.

İlköğretim Tarih – Coğrafya Kitabında;

Ermenilerin Rus ordusunu desteklemesinden korkan Osmanlı İmparatorluğu onları göç ettirmeye başladı. Gerçekten de ulusal bağımsızlığı için mücadele eden Ermeniler vardı.

Göç oldukça kanlıydı; yüz binlerce Ermeni göç yolunda açlık ve yorgunluktan,
kervanları soyan göçebelerin baskınlarından hayatlarını kaybettiler. Bu halkın ölüme terk edilmesi Talat Paşa Hükümetinin saf Türk ya da saf Müslüman Anadolu oluşturma hedefinin bir işaretiydi.

İlköğretim Tarih – Coğrafya Kitabında;

Ermenilerle ilgili: Türkler tarafından 1914-1918 yılları arasında soykırım yapılmıştır. Sevr’de garanti edilen bağımsız Ermenistan oluşturulamamıştır. Ermenilerin topraklarının büyük kısmı Türkiye’de kalmıştır.

İlköğretim Tarih Kitabında;

Kürtlerle İlgili: Türkiye’de resmi olarak Kürt yoktur, bunun yerine “Dağlı
Türkler” vardır. Kürdistan Kürtlerin yaşadığı bölgedir. Burası Türkiye, İran, Irak tarafından paylaşılmıştır.

İlköğretim Hayat Bilgisi Kitabında;

Türkiye ile İlgili: Konuşulan resmi dil Türkçe ve Kürtçe’dir. Yönetim şekli
1982’den bu yana cumhuriyettir.

İlköğretim Tarih – Coğrafya Kitabında;

Kürtler, Türkiye ve Irak yönetimiyle çatışma içinde ve birçok insanlarını
kaybetmiş durumdadırlar. Su sorunu çözülmeden bölgedeki Kürt probleminin de çözülmeyeceği ortadadır.
Irak rejiminden kaçan Kürtlerden 6700 kişi Türk sınırında, kirli su ve buna
bağlı hastalıklardan dolayı öldü.

Haritada: Halen Kürtlerin yaşadıkları bölgeler,

Planlanmış kürdistan (Sevr’e göre),
Bağımsız kürdistan cumhuriyeti (1946-1947) olarak gösterilmiştir.

İlköğretim Sosyal Bilgiler Kitabında;

Türkiye Cumhuriyeti milliyetçilik temelinde kurulmuştur. Ülkede yaşayan herkes kendini Türk hissetmeli ve Türkçe konuşmak zorundadır.
Fakat özellikle Doğu Anadolu’da çeşitli halk grupları geleneksel yapılarını
koruyarak yaşamaktadır ve Türk Devleti’ni yabancı görmektedirler.
Birinci Dünya Savaşı galipleri Kürtlere kendi devletlerini kurma sözü vermişti.
80’li yıllarda Kürdistan İşçi Partisi’nin bağımsızlık savaşı şiddetlendi. İki
cephe arasında kalan Doğu Anadolu halkı bunun acısını çekti.
*** savaşçıları kadınları, çocukları öldürdü. Türk Ordusu iki binin üzerinde
köyü tahrip etti. Türk Ordusu işkencecidir.

İlköğretim Coğrafya Kitabında;

Türkiye, bölgede yürüttüğü proje kapsamında (GAP) 21 baraj, 17 santralle her iki nehrin suyunu kendi ülkesine kullanacak. Birçok insan bu proje kapsamında yurtlarını terk edecek, iklim değişimi hastalıklara yol açacaktır.
Kürtler Türk Hükümetinin baskısı altındadır, uzun zamandır bağımsızlık
istekleri vardır.

İmla Klavuzunda;
Eşanlamı Karşılığı
türken = Vortäuschhen Sahtecilik yapmak, aldatmak.
Sözlükte;
Eşanlamı Karşılığı
Türk = Manöver,Propaganda Manevra, abartma.
Werbung
türken = Vortäuschhen Sahtecilik yapma, aldatma.
Türken Bauen = Vortäuschhen Sahtecilik yapmak.

İlköğretim Coğrafya Kitabında;

İtalyanlar, Türkler ve Yunanlılar olmasaydı bizim ülkemiz ne yapardı? Kim bizim çöpümüzü toplar, caddelerimizi süpürür; büroları, hastaneleri, devlet dairelerini temizlerdi.

İlköğretim Sosyal Bilgiler Kitabında;

-İstiklal Marşı sırasında gülmek yasaktır.
-Sınıflar kalabalık ve öğrencilere temizlik kontrolü (tırnak, mendil) yapılmaktadır.
-Öğretmeler öğrencileri dövüyor.
-Okullarda ezberci eğitim yapılmaktadır.
-Sultan yerine gelen general tek eşli; eskiden erkekler dört kadınla evlenebiliyorlardı.

İlköğretim Tarih Kitabında;

Tarih dersi müfredatının “Savaş-Teknik-Sivil Halk” bölümünde, kapsanması mecburi olan konular içerisinde “İnsanlıktan Uzaklaşma” başlığı altında verilen “Savaşlardaki Dejenarasyon, Etnik Ayrımcılık, Toplu Katliam ve Soykırım” konusuna, sözde Küçük Asya’da (Anadolu’da) Ermeni nüfusuna yapılanlar soykırıma örnek olarak gösterilmiştir. Görsel öğrenme metodları olarak da mezarlıklar ve soykırım anıtlarının kullanılabileceği belirtilmiştir.
 

Hakan ERSOZ

Kıdemli Üye
Kayıt
14 Kasım 2008
Mesajlar
662
Beğeniler
201
Yer
istanbul bakırköy
#3
KOSOVA

İlköğretim Tarih Kitaplarında;

Kosova Savaşı’ndan sonra, Osmanlılar Arnavut topraklarını işgal ettiler. Evleri yakıp hayvanları ve diğer değer eşyaları yağmaladılar. Onlar Arnavut prensliklerini ellerinde tutmak için çocuklarını rehin aldılar. Bunların arasında Cerc Kastriot’da (İskender Bey) bulunuyordu. Osmanlı Türkleri 9 yaşındaki Cerc Kastriot'i rehin aldılar.
60 yıl içinde Osmanlılar tüm Arnavut topraklarını işgal ettiler. Savaşın sonunda halk öldürüldü ve katledildi; Durs, İşkodra, Berat, Kruva ve Lej gibi büyük kentler köylere döndü. Osmanlı askeri kale, kilise, köprü ve diğer kültürel eserleri yıktılar. Bunlarla beraber çok sayıda değerli evrak da yok edildi.
Osmanlı işgalinden önce Arnavutlar Hıristiyandı. Arnavutluk’un kuzeyinde Katolik mezhebi güneyinde ise Ortodoks mezhebi yaygın idi.
Osmanlı işgalinden sonra İslam dini yayıldı. Bu dini Osmanlı işgalcileri zorla yaydılar, İslam dinini kabul etmeyen Arnavutlar büyük vergiler ödemeye zorlandı. 200 yıl içinde İslam dinini nüfusun yarısı kabul etti. Arnavutlar üç farklı dine sahip olmalarına rağmen her zaman birlik içindeydiler. Onların en büyük düşmanı Osmanlı işgalcilerdi.
Arnavutlar her zaman bilim ve eğitimden yana olmalarına rağmen Osmanlı yönetimi Arnavut dilinde eğitimin gelişmesini engelliyordu. Tüm baskılara rağmen Arnavutça eğitim veren okullar açıldı ve Arnavutça eserler yazıldı.
“Yeniden Doğanlar” Arnavut dilinde eğitim yapan okullar açılmasına büyük önem verdi. Osmanlı işgalcileri eğitimin Arnavutça ile yapılmasına izin vermedi. Arnavut vatanseverleri büyük çabalardan sonra Osmanlı Hükümetinden Arnavutça eğitim veren okulların açılması iznini almayı başardılar.
Arnavutça eğitim veren okulların açılması halkı memnun etti. Arnavutça eğitim, Arnavutluğun düşmanlarını korkuttu. Sultan, Arnavut okullarının kapatılmasını emretti. Askerler ve hainler eylemlere başladı. Okul müdürü ve öğretmenleri zehirlediler. Bazı öğretmenleri tutukladılar. Arnavut alfabesine sahip olanları ise ağır cezalara çarptırdılar.
Arbria'nın işgali esnasında; Osmanlı askerleri önlerine gelen her şeyi yağmalayıp, yakıp yok ettiler, işgal edilen yerlerde Arnavut toprakları, sultan tarafından Osmanlı derebeylerine ve onlara hizmet için hazır olan yerlilere verildi. Bunlar, Osmanlı Devletinin yürüttüğü tüm savaşlara asker göndermekle görevlendirildiler.
Osmanlılar tarafından işgal edilen topraklarda halkın durumu ağırlaştı. Arnavutlar iki vergi vermeye mecbur oldular; birini yerel derebeylere diğerini ise Osmanlı Devletine. Bu ağır şartlardan kurtulmak için binlerce Arnavut kırsal alandaki köylerini terk etti. Onlar, işgalci rejimin bulunmadığı serbest bölgelere, dağlara yerleşti. Osmanlı işgaline karşı ilk olarak Mati ve Debre hükümdarı olan Gjon Kastrioti ayaklandı.
İtalya ve diğer Avrupa devletlerinde Hümanizm ve Rönesans devam ederken Arnavut toprakları Osmanlı işgalinde bulunuyordu. Durs, Şkodka, Tıvar, Prizren, Berat ve Leja gibi çok sayıda büyük Arnavut kentleri köye döndü. Drişti, Deya, Şurlahu ve Spinarica gibi kentler hiçbir zaman ayağa kalkamadı. Kentlerde az sayıda Arnavut kaldı. Bu kentlerde Osmanlı askeri kışlaları kuruldu. Osmanlı askerleri kentlerle beraber kaleleri, kiliseleri, manastırları ve yüzyıllar boyunca kültür mirası sayılan çok sayıda güzel binaları yıktılar. Çok sayıda tablo ve heykeller yok edildi veya kayboldu. Bunlardan çok az bir kısmı kurtuldu.
1481-1506 yılları arasında Osmanlı işgali sırasında; binlerce Arnavut ailesi vatanlarını terk ettiler. Bunların büyük bir kısmı Güney İtalya'ya yerleşti. Onların büyük bir kısmı evlerine dönecekler diye dillerini ve adetlerini unutmadılar.
26 Ağustos 1830'da Manastır'da, önceki suçlarının affedileceği ve hediye dağıtılacağı vaadiyle bir araya getirilen 500 Arnavut derebeyi öldürüldü.
Olaylar Yunan askerlerinin düşündükleri gibi gelişmedi. Gerçekleştirdikleri devlet darbesi Türkiye'nin askeri müdahalesine yol açtı. Türkler, Kıbrıs'ın kuzey kısmını işgal edip bir Müslüman hükümet kurdu ve o dönemden sonra ada ikiye bölündü.
1478’de 150 bin kişilik Osmanlı Ordusu yeniden Kruva ve İşkodra'yı işgal etme girişiminde bulundular. II nci Mehmet komutasındaki Osmanlı askerleri iki yıl süren kuşatmanın ardından cephanesiz yiyeceksiz ve içeceksiz kalan Kruva'daki askerleri kaleyi teslim etmeye mecbur ettiler. Sultan teslim olmalarına karşılık kaleyi savunanlara özgürlük ve komşu ülkelere gidebilecekleri vaadinde bulundu ama sözünde durmadı. 16 Haziran’da kaleye giren Osmanlılar tüm erkekleri öldürerek kadın ve kızları köle olarak aldılar.
Osmanlı işgalcileri, Arnavutların milli haklarını ihlal eden bir polis devleti rejimi uyguladılar. Vatansever öğretmenleri tutukladılar, okulları kapattılar, kitap ve gazetelerin basılmasını yasakladılar.

MAKEDONYA

İlköğretim Tarih Kitaplarında;

Yeniçeri ordusu 15 nci yüzyılda kurulmuştur. Başlangıçta bu ordu esir alınmış genç ve sağlam kişilerden oluşuyordu. Daha geç dönemlerde bu ordunun safları “kan vergisi (haracı)” olarak alınan Hristiyan çocuklarıyla dolduruldu.
Reaya adıyla anılan esaret altına alınmış Hristiyan kitleler esas iş gücünü teşkil etmektedir. Bütün köylüler bağımlıdır ve reaya hiçbir imtiyaz hakkına sahip değildir. Sadece ağır yükümlülükleri vardır.
Devlete karşı ana vergiler; haraç, hayvan vergisi, askerlik vergisi vs. şeklindeydi. En ağır vergi: “kan vergisi” yani devşirmedir. Hristiyanlar, yeniçeri askeri birliklerinin doldurulması için küçük ve sağlam çocuklarını vermeye mecbur tutuyorlardı. Kan vergisine karşı direniş çok büyüktür. Hristiyan halk bu şekilde çocuklarını Türkleştirmekten / Müslümanlaştırmaktan kurtarmak için değişik yöntemler kullanmışlardır.
Osmanlı İmparatorluğundaki Hristiyan ahalinin durumu dayanılmazdı.
Zulüm ve terör sıkça görünen vakalardır. İnsanların namusu ve onuruna el uzatılıyordu, kadınlar ve kızlar kaçırılıyordu.
Doğu krizi döneminde Bosna-Hersek ve Makedonya’da ayaklanmalar meydana geldiğinde ve Sırbistan-Türkiye savaşı başladığında, 1876 yılında; Bulgaristan’da Türklere karşı güçlü bir ayaklanma başladı. Bu ayaklanma “Nisan Ayaklanması” olarak bilinmektedir. Türkler ayaklanmayı bastırmış ve 15 bin masum insanı öldürmüştür.
Ejderhanın (Türklerin) öldürülmesi altyazısı olan Yunan kaynaklı bir karikatürde; Balkan İttifakı olarak: Sırp, Yunan, Karadağlı ve Bulgar, başında kavuğu olan bir ejderhayı öldürürken görülmektedir.
Neguş ayaklanması sonunda; Neguş Kasabası Osmanlı askeri ve başıbozuklar tarafından ele geçirildi ve beş gün acımasız teröre, işkencelere ve yağmalamalara maruz kaldı. Bu esnada 1300 erkek öldürüldü ve çok sayıda köy yakıldı ve viran bırakıldı.
Meriç Savaşı’ndan sonra Osmanlılar Makedonya topraklarına kuzeydoğudan ve güneyden saldırmaya başladılar.
Makedonya toprakları birçok derebey, küçük devletlere ve knezliklere bölündü. Hükümdarlar arasındaki geçimsizliklerden yararlanan Sultan 1nci Murat büyük bir direnme görmeden birçok Makedon kentini işgal etti. Çok sayıda Makedon askeri esir edilmiş, köle pazarlarında satıldı.
Osmanlılar işgal ettikleri topraklarda genç ve sağlıklı çocukları topluyor, bunlara İslam dinini kabul ettirdikten sonra özel askeri eğitimden geçiriyorlarmış. Yeniçeri adlı piyade olarak savaşa katıyorlarmış.
Yeniçeri askeri; kan vergisi yoluyla ele geçirilen ve sonradan İslamlaştırılan Hristiyan çocuklarından oluşan askerdir.
Osmanlı işkencecilerine karşı en etkili silahlı halk direnmesi olarak, haydutluk hareketi; 19 ncu yüzyılda da gelişme kaydetmiştir.
Nyeguş ayaklanması merhametsizce bastırıldı. Bunun sonucu olarak, asker ve başıbozuklar beş gün boyunca şehri harabeye çevirdiler. Soygunculukla ellerine geçenleri alıp, cinayetler işlediler. 15 yaşından 65 yaşına kadar 1300 erkek katledildi. Otuz genç Nyeguşlu gelin çocuklarıyla birlikte Osmanlının eline düşmemek için; Nyeguş kentinden geçen Ara***a Irmağının şelalesine atlayarak intihar etti. Birçok köy yakılıp coğrafya haritasından silindi.

ROMANYA

İlköğretim Tarih Kitaplarında;

Çok ciddi bir şekilde geri kalan Güneydoğu Avrupa acımasız bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetilmekteydi. Osmanlı İmparatorluğu değişik hakimiyet şekilleriyle birçok halkın hakimi idi: Romenler, Sırplar, Yunanlılar, Bulgarlar.
Bağımsızlık için Osmanlıya ayaklanan Yunanistan, elde ettikleri başarıları acılarla ödedi. Türkler tarafından köle olarak satıldılar, patrik ve papazlar öldürüldü. Bu zulümler Avrupa kamuoyu tarafından eleştirildi ve Osmanlıya karşı savaşın başlamasına neden oldu.
(Türkler) Hunlardan Tatarlara kadar, yaptıkları yıkıcı baskınlarla, Roma ve Hristiyan Avrupa için, Hristiyanların günahlarına karşı tanrının gönderdiği cezanın sembolü oldular.
Madde 2: “Yüksek Kapı” Valahia’ya iyi niyetle gitmeyen hiçbir Türk’ü affetmeyecektir.
Madde 10: Hiçbir Osmanlı, cinsiyeti ne olursa olsun, Valahia’da doğmuş olan hiçbir kimseyi köle olarak almayacak, Romen topraklarına Müslüman camisi yapılmayacaktır.


SIRBİSTAN

İlköğretim Tarih Kitaplarında;

Osmanlılar'ın işgalinden bahsedilmekte, Türklerin Hristiyanlar'dan kafir olarak bahsettikleri ve eşit muamele yapmadıkları, Sırpları sömürdükleri, baskı altında tuttukları, mallarına el koydukları, birçok vergiler uyguladıkları; başlangıçta Osmanlıların çok güçlü olmasından dolayı Sırp halkının karşı koyamadığı, Osmanlının işgal ettiği, yağmaladığı; 16 ncı yüzyılın sonunda Osmanlının ekonomik yapısının bozulmasından sonra, şiddet ve yağmacılığın daha da arttığı, idari yapıda bozukluklar meydana geldiği; işgal altındaki Sırp halkının ancak hayatını devam ettirebildiği; sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmenin durduğu; bazı Hristiyanların Müslümanlığı kabul ettiği, bunların çoğunlukla göçebe olan Güney Slavlar olduğu ve Bosna-Hersek’te bulundukları, Müslüman olduktan sonra bazı adetlerini ve dillerini korudukları fakat dini bağlarla sıkı sıkıya bağlandıkları Osmanlıları destekleyerek kendi ırklarına karşı düşman oldukları ifade edilmektedir.
Türkler, paralı piyade (yeniçerileri) oluşturmuşlardır. Yeniçeriler, Osmanlılara yenilen milletlerden alınan çocukların, askerlik sanatını öğretmeleri ve Müslüman yapılmalarıyla oluşan bir yapılanmaya sahipti. Yeniçerilik, Sultanlar tarafından Hristiyanlara yüklenmiş olan Kan Vergisiydi.
Türkler, bu iki Sırp'ı keserken orada olan İlija KOLARAC şöyle anlatmıştır: "Cellat, Prens Sima'yi keserken boynunu bir vuruşta kesemedi, birkaç defa vurdu. Prens, yiğitçe “Kes! Allah aşkına...” Kılıcı bekleyen ve bağlanmış olan Yüzbaşı DRAGİÇ bağırdı... O anda başka bir Türk koşup gelmiş ve DRAGİÇ'in kafasını uçurmuştur...."
Vergiler iki katına çıkarılmış, Dayılar, yükselttikleri bütün Sultan gelirlerine (haraç, vergi, çubuk, gümrük) el atmışlardır. Haraç, iki ve üç katına çıkarılıp vergi, 15'ten 25-35 grosa yükseltilmiştir.Diğer vergiler de yükseltilmiştir. Bundan başka dayılar, subaşıları kendi isteklerine göre yargılamış; halkı dövmüş, öldürmüş, aşırı vergi almış, atları, silah ve hoşlandıklarını yağma etmişlerdir.
Kanunsuzluk ve acımasızlıkla dolu olan bu yönetim, Belgrad Paşalığında halk ve Türk yöneticileri arasında çarpışmalara sebep olmuştur.
Halkta telaş ve ayaklanma hazırlıkları hisseden Dayılar, ayaklanmayı bütün önemli milli önderleri öldürmekle önlemeye karar vermişlerdir. İlk yakalananlar arasında Prens ALEKSA, İlija BİRCANİN ve Milovan GRBOVİÇ idiler. Foçalı Mehmet Ağa'nın emriyle, Prens ALEKSA ve İlija BİRCANİN, 23 Ocak 1804 tarihinde, Valjevo şehrinde, halkın gözlerinin önünde kesilmişlerdir.

ERMENİSTAN

İlköğretim Tarih Kitaplarında;

Birinci Dünya Savaşı Kafkas Cephesinde, Başlangıçta; Türkler büyük başarılar elde ettiler. Orada yaşayan Ermenileri, Yunanlıları, Asurluları katlettiler...
İlk olarak Osmanlı Ordusundaki Ermenilerin ellerinden silahlarını aldılar ve onları yok ettiler. Ermenilere yolların inşası, barikatların kurulması ve yüklerin taşınması gibi en ağır işleri veriyorlardı. Sonra da askerler ya da polis onları ellişerli-yüzerli gruplar halinde götürüp katlediyordu.
İkinci adım; önde gelen Ermenileri (doktor, öğretmen, din adamı, parti üyeleri vs) hapsedip yok etmekti. Ermenileri düşünen beyinlerden mahrum bırakıyorlardı. Ekseriyetle 18-45 yaş arasındaki genç Ermeni erkekleri sürgüne gönderiliyor ve yok ediliyordu. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ise mecburi göçe ve katliama maruz kalıyordu.
Ermeni halkının göç ettirilmesi ve katliamı 1914 sonu ile 1915 ilkbaharı ile başlar. Türk Devleti Ermeni ahalisini Ortadoğu’nun çöllerine sürgün ediyordu. Sürgün süresince Ermenilerin neleri varsa talan ediliyordu. Güzel kadınlar ve kızlar Müslümanların haremine götürülüyordu. Kürtlerin, çetelerin, polis ve askerlerin saldırılarına maruz kalıyorlardı. Yola devam edemeyenler öldürülüyordu.
Sürgün yerine, sürgün edilenlerin %10’u ulaşıyordu; örneğin Trabzon’dan kovulmuş 3000 Ermeniden Halep’e 35 kişi ulaştı. Kalanı öldürüldü, ya da açlıktan, susuzluktan ve çeşitli hastalıklardan öldü. Güney şehirleri köle pazarlarına dönüşmüştü. Buralarda Ermeniler çok ucuza satılıyordu.
Katliamlardan kurtulmak için çok sayıda Ermeni yurtlarını kendileri terketti. Kasım 1914’ten 1916’ya dek çoğunluğu kadın ve çocuk yüzbinlerce Ermeni, Rusya’ya, Doğu Ermenistan’a göçtüler. Katliamlar ve sürgün nedeniyle Batı Ermenistan, asıl sahibinden yani Ermeniler’den mahrum kaldı. (İstanbul ve İzmir’de yaşayan Ermeniler’in tamamı sürgün edilmedi.)
1915-1918 yılları arsında Jön Türklerin siyaseti soykırım olarak adlandırılmalıdır. Çünkü onların amacı Ermeni Milletinin kökünü kazımaktı. Osmanlı Türkiye’sinde yaşayan 2,5 milyon Ermeniden 1,5 milyonu öldürüldü ya da açlıktan, çeşitli hastalıklar yüzünden öldü. 200 bin Ermeni zorla Türkleştirildi. Vahşiler, imparatorluğun 66 şehir ve 2500 köyünün Ermeni ve Hristiyan halkını yok ettiler. 2350 kilise ve manastır, 1500 okul talan edildi ve yıkıldı. Osmanlılar; bankalardaki paralarına, onlara ait topraklara, çiftliklere, menkul ve gayrimenkullere el koydu.
Türkiye tarafından, Ermeni sorununun çözümlenmesi amacıyla 1915-1923 yıllarında yapılan Ermeni soykırımının tanınması Ermeni milleti için prensip anlam taşımakladır.
Soykırım olayının tanınmasıyla; Ermeni milletinin toprak taleplerinin ve uğratılan zarar tazminatının tanınması konuları ortaya çıkmaktadır.

GÜRCİSTAN

İlköğretim Tarih Kitaplarında;

Transkafkas sınırında Türklerin egemenliği olduğu sürece Gürcistan’da barış garanti değildi. Davit, Ağmaşenebeli komşu, kardeş ülkeleri (Ermenistan ve Şarvan’ı) Türklerden kurtarma mücadelesinde teşvik etti. Şarvan için uzun süren savaş 1124 yılında Gürcülerin zaferiyle sonuçlanmıştır.
1124 yılında Ermenilerin başkenti Anisi’nin ileri gelenleri gelip Kral Davit’ten şehirlerini Türklerden kurtarmak üzere yardım istediler. Üç gün süren savaşta Gürcü ve Ermeniler birlikte Anisi’nin Müslümanlarını yendiler.
15 nci yüzyılın sonunda parçlanmış Gürcistan zor durumdaydı. Batıda Gürcistan’ın komşusu çok güçlü ve agresif Osmanlı Devleti oldu. Osmanlılar uzun savaşlar sonrası Gürcistan’ın eski komşusu Bizans’ı feth ettiler. 1453 yılında Konstantinepol’ü ele geçirdiler.
Kuzey ve güney Karadeniz sahillerini de feth ederek Gürcistan sınırlarına dayandılar. Böylece Gürcistan’ın batı ile olan bağları tamamıyla kopmuş, Barbar Osmanlı Devleti ile komşu olunmuştur.
Osmanlıların teşviki ile Batı Gürcistan’da esir ticareti (yerel nüfusun yurtdışı pazarlarında, özellikle Osmanlı İmparatorluğunda, köle olarak satımı) gelişmekteydi.

SURİYE

İlköğretim Coğrafya Kitabında;

Toroslar’ın güneyinde yer alan Türkiye toprakları (Mersin ve Hatay) Suriye toprakları olarak gösterilmektedir.
Osmanlı İşgali yaklaşık 400 yıl sürmüştür. Araplar, ülkelerinin hürriyetini çok sayıda şehit vererek sağlamışlardır. İngiliz ve Fransız işgalleri ise Suriye’nin kuzey bölgelerinin ve İskenderun sancağının zorla koparılmasına yardım etmiştir.
Suriye ovalarının en genişi olan bu ova, Toros Dağları eteklerinden başlar ve Fırat Vadisi’ne kadar uzanır.
105 nci sayfada "Suriye Nehirler Haritası"nda; Hatay, Suriye'ye dahil olarak gösterilmekte, Toros dağlarının güneyinde kalan bölge zorla koparılmış bölge olarak belirtilmektedir. 107 nci sayfada; "Asi Nehri" iç sular arasında sayılmaktadır.
Fırat ve Dicle Nehirleri için "Ermeni yükseltilerinden doğmaktadır." açıklaması bulunmaktadır.
İlköğretim Tarih Kitabında;
Türkiye, nüfus çoğunluğunun Türklerden oluştuğu bahanesiyle İskenderun Sancağı’nı istiyordu. Fransa'da İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye'nin İtilaf Devletleri safında yer almasını sağlamak maksadıyla bu konuda Türkiye'yi cesaretlendiriyordu.
Sorun Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. Cemiyet, nüfusun bu konudaki
arzusunu belirlemek maksadıyla uluslararası bir komisyon gönderdi ve İskenderun Sancağı’nın Suriye'den ayrılarak, kendi egemenliğine sahip bir devlet olmasına, ancak dış ilişkilerde Suriye'ye bağlı kalmasına, Arapça ve Türkçenin resmi dil olarak kabul edilmesine karar verildi. Bu karar sancakta bulunan Arapların karşı koyması ve protestosu ile karşılandı ve her türlü takdire layık bir Arap mukavemeti oluştu. Fransa'nın sorunun Arapların lehine çözülmesine yardımı gerekirken, 23 Haziran 1939'da birliklerini İskenderun sancağından çekti ve Fransız birliklerinin yerini Türkler aldı. Vilayeti Türk Devletinin bir parçası haline getiren bu harekete muhalefete rağmen, İskenderun Sancağı Türk Devleti tarafından işgal edildi.
İlköğretim Coğrafya Kitabında;
“Tabiat Özellikleri” bölümünde “Başlıca orta seviyede yükseltiler; doğuda
Ermeni yükseltileri, batıda Anadolu yükseltileridir.” 137 nci sayfada aynı konuda “Ülkede başlıca iki sıradağ uzanmaktadır: Bunlar kuzeyde Pontus Dağları, güneyde Toros Dağları’dır.” Açıklamaları yer almaktadır.
İlköğretim Tarih Kitabında;
Osmanlı Devleti ilim ve irfan devleti değil, bir savaşlar devleti olmuştur. Aynı zamanda yenilikçi ve planlı bir devlet olmamış, hareketsiz ve karışık bir devlet olmuştur. Bu ve benzeri bir çok sebeple Araplar Osmanlı işgali döneminde iktisadi olarak gerilemiştir.
 

Hakan ERSOZ

Kıdemli Üye
Kayıt
14 Kasım 2008
Mesajlar
662
Beğeniler
201
Yer
istanbul bakırköy
#4
ÜRDÜN

İlköğretim Coğrafya Kitabında;

Şematik olarak Arap dünyasının yağmur dağılımının gösterildiği bir haritada, Hatay’dan İskenderun ili olarak bahsedilmekte ve Suriye sınırları içinde gösterilmektedir.

İlköğretim Tarih Kitabında;

...İttihatçılar Şam'da bulunan Türk Ordu Komutanı olan Zeki HALEPİ Paşayı görevinden aldılar, bunun nedeni Zeki Paşanın Arap asıllı olmasıydı , onun yerine ittihatçı olan Cemal Paşayı göreve koydular, Cemal Paşa Araplara karşı çok yanlış politikalar uyguladı, Cemal Paşa aşırı güç ve şiddet kullandı, milletin mahsullerine el koydu, yeni vergiler uyguladı. Cemal Paşa bütün bunları Osmanlı Ordularının takviyesi için yaptı, çok sayıda Arap ailesini Anadolu'ya sürgün olarak gönderdi. Osmanlı Ordusunda hizmet veren Arap birliklerini tenha cephelere yolladı , bununla yetinmeyip Ağustos 1915 ve Mayıs 1916 tarihlerinde çok sayıda milliyetçi Arap’ı Şam ve Beyrut'ta astı.

İlköğretim Coğrafya Kitabında;

Türkiye'nin Fırat Nehri üzerine dünyanın en büyük barajını yapması, Suriye
ve Irak'a Fırat Nehri’nden giden suyun miktarını azaltmıştır. Türkiye bununda ötesine giderek suyun bazen petrolden daha pahalı olabileceğini açıklamıştır.
İlköğretim Tarih Kitabında;
Bölgede çıkartılan Arap isyanlarının nedenlerinin, Osmanlı askerlerinin ve
yönetiminin halka kötü davranması, özellikle kadınları çalıştırması ve onlara kötü muamele yapması, aşiret şeyhlerine verilen paraların verilmemesi ve vergilerin artırılması olduğu yer almaktadır.

UKRAYNA

İlköğretim Tarih Kitaplarında;

Sırbistan ve Bulgaristan ile savaşan Bizans İmparatorluğu, bazen Osmanlılardan yardım istemekteydi. Türkler, boğazdan geçerek Balkan yarımadasına yağmacı akınları düzenlemeye başlamışlardır. Tarihçiler akınları şöyle değerlendirmektedirler: "Hırıstiyanlardan bazıları katledilmiş, bazıları da esarete alınmış, kalanlar ise açlık nedeniyle kitlesel olarak ölmekteydi."
Türklerin askeri kuvvetleri, Avrupa ülkelerinin ordularından sayısal olarak fazlaydı. Sultan ordusunun ana unsuru olan müteaddit süvari birikleri, sultandan hizmetleri karşılığında toprak alan askerlerden oluşmaktaydı. sultanın emrinde daimi piyade gücü de vardı: Yeniçeriler. Türkler, fethettikleri ülkelerde en güçlü erkek çocukları esarete alıp kendilerine Müslümanlığı kabul ettirmekte ve Hrıstiyanlara karşı kinle yetiştirmekteydi. Bu çocuklar, sultandan cömert maaş almakta ve hükümdarlarına sadakat göstermekteydi.
1453 yılında Bizans İmparatorluğunun varlığına son verilmiştir. Sultan, yağmalanmak üzere şehri üç günlük süre için askerlere devretmiştir. Muhafızların büyük kısmı katledilmiş, yaklaşık 60 bin insan köleliğe satılmıştır. Sultan büyük bir törenle şehre girmiştir. Kendisi Aya Sofya Kilisesi’ni ziyaret ederek bunun cami haline getirilmesini emretmiştir. Türkler tarafından İstanbul olarak adlandırılan Constantinopol, Osmanlı Devletinin başkenti olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğunun halkları, fatihlerin sert zulmüne maruz kalmışlardır. Müslüman olmayan her erkek, yaşından bağımsız olarak hazineye kişi başına belirli bir vergiyi ödemek zorundaydı. Bunun dışında Müslüman olmayanlar, kale, yol, köprü ve camilerin inşaatında ücretsiz olarak çalışmak zorundaydılar. Kendilerine at sürmek, silah taşımak veya Türklerden daha yüksek evleri yapmak yasaklanmıştır.
Vergi ödemekle yükümlü nüfus, Osmanlı derebeyleri tarafından aşağılatıcı şekilde "raya" (sürü) olarak adlandırılmıştır. Sultan tarafından askerlerine hizmetleri karşılığında verilen topraklarda, yerel köylülerin toprak sahibi lehine de bazı çalışma yükümlülükleri mevcuttu.
Fatihlerin sert zulmüne rağmen Slav halkları, kültürünü, adetlerini ve dillerini muhafaza edebilmişlerdir.
1535 yılında l nci Fransisk; Hristiyanların en korkunç düşmanı olan l nci Süleyman ile anlaşma yapmıştır. Fransa için elverişli ticaret anlaşmaları imzalanmış: Fransızlar, Osmanlı Imparatorluğuyla yapılan ticaret alanında bazı kolaylıklar elde etmiş, tüccar mülkiyetinin dokunmazlığı vaad edilmiş, Fransız gemilerinin tutuklanmaları ve denizcilerinin köle olarak satılması yasaklanmıştır.
Müteakip yıl Fransa, Gabsburg'lara karşı müşterek hareketler konusunda Osmanlı Imparatorluğuyla mutabakat sağlamıştır. V nci Carl'ın l nci Fransisk'ı "dinsiz köpekle" (Osmanlı ile) ittifak kurmakla suçladığı zaman Kral şu şekilde cevap vermiştir: "Sürümün kurt dişlerine düşmesini önlemek üzere köpeğin yardımından yararlandım".
 

Şenol SEL

Forum Bağımlısı
Kayıt
27 Şubat 2009
Mesajlar
9.464
Beğeniler
9.023
Yer
Altıntaş Mudanya - Bursa
#9
İLK ARABA VAPURU

BİR TÜRK'ÜN BULUŞU


Hüseyin Haki Efendi

Şirketi Hayriye (1851) kurulmuştur, ama bir türlü iyi idare edilemez. Ta ki Hüseyin Haki Efendi şirketin müdürlüğüne getirilinceye kadar. Dürüst, akıllı ve çalışkan bir olan Hüseyin Haki Efendi şirketin sorunları tespit eder. Suiistimalleri engeller. İşler yolundadır. Sadece Köprü (Galata Köprüsü) ile Üsküdar iskeleleri vardır. Boğazda iskelesi olmayan köylere iskeleler kurulur, binaları yapılır, iskelelerde kışın soba yakılır, vapur saatleri çizelgesi asılır, yanına bir de saat. Aksaklıkları önlemek için sayfaları numaralı şikayet defterleri konur.


Boğaz Trafiği Şirket-i Hayriye vapuru. Sağda bir sefaret yatı
İşler yolundadır kayıkçıların mızmızlanması dışında.

Boğazda eskiden beri iki yaka arasında askeri araç malzeme, ağır ve büyük yük, hayvan taşımak akıntı rüzgar vs nedenlerden ötürü oldukça zor bir işti.

O yıllarda Londra'da Thames Nehrinde iki yakaya çekilmiş zincirlerin yardımı ile sal benzeri tekneler kullanılıyordu.

Hüseyin Haki Efendi, Boğaz'da at, araba ve eşya nakline bir kolaylık bulmak amacıyla düşündü, taşında; sonra yıllarca umum müfettişlikte bulunmuş İskender Efendi ile şirketin Hasköy'deki fabrikasının sermimarı Mehmed Usta ile başbaşa verip o güne kadar benzeri Görülmemiş bir tekne tipi yarattı.

Bu gün araba vapuru dediğimiz, iki tarafından da karaya indirilecek kapakları bulunan, hem ileri hem de geri gidebilen araba vapuru ya da feribot dediğimiz gemilerin gerçek bir prototipiydi bu tekne.

Ana güvertesi baştan sona dümdüzdü, buraya atlar, arabalar alınacaktı. Yolcular da üstteki salonlara çıkacaklardı.



Haki Efendi, çizdik*leri eskizleri Mehmed Usta'yla İngiltere'deki Maudslay Sons And Elelds tezgahlarına gönder*di. 26 numara verilecek Suhulet ('Kolaylık') adlı bu ilk araba vapurunun inşası, 1871 yılında so*na erdirildi. Teknesi sac olan va*pur 555 gros, 157 net tonluktu. Uzunluğu 45.7 m., genişliği 8.5m., su çeken 3 m. kadardı. 450 beygir gücündeki tek silindirli iki genişlemeli makinesinin döndür*düğü yandan çarkla, sa* atte 7 mil hız yapabilecekti.



SUHULET İNGİLTERE'DEN GELİYOR

Vapurun İngiltere'den yurda getirilmesi pek de kolay olmadı. Suhulet, şiddetli fırtınalar nede*niyle birkaç kere sulara kayna*mak tehlikesi atlattı. Öyle ki, İn*giliz kaptanın, su kesimi az, üstü havaleli, safrası olmayan, üstelik de boş bir tekneyle, böylesine maceralı bir yolculuğa bir daha asla çıkmayacağına yemin ettiği söylenir.



Sonuçta Suhulet, sapasağlam bir şekilde İstanbul'a varabildi ve 1872 yılının başlarında hiz*mete kondu. Hemen arkasından aynı tersaneye bir eşi daha ıs*marlandı: 27 numara verilecek Sahilbent'in İlkinden farkı, tek yerine çift makineli olmasıydı. Adı 'İki kıyıyı bağlayan' anlamı*na geliyordu. Vapurlara bu İsim*leri ünlü vatan şairimiz Namık Kemal'in koyduğu rivayet edilir.



KAYIKÇILAR İSYANDA

Suhulet'in gelişinden memnun olmayanlar da var. Vapurların faaliyete geçmesi ile yolcularını kaybeden kayıkçılar fırsat kollamaktadırlar. Gizlice camlarını taşlayıp ya da aniden hiç olmadık yerlerde vapurların karşılarına çıkıp onları durdurmaya çalışıyorlar. Suhulet ilk seferinde Üsküdar'dan alacağı bir topçu kıtasını karşıya, Kabataş'a geçirecekti. Kayıkçılar hemen kayıklarını yan yana, birbirlerine zincirleyerek iskelenin önünü kapattılar. Akıllarınca, Suhulet'in gelip iskeleye yanaşmasını engelleyeceklerdi. Ama oradaki topçu bataryasının subayı topları üzerlerine çevirince zincirleri tez elden çözmekten başka çare kalmamıştı.



69 BACA NUMARALI VAPUR

Bu iki vapur o kadar sağlam çıktı ki. İlki 89 yıl çalıştırıldık*tan sonra, ancak 1961'de, sökülmek üzere satıldı. İkincisi de 1959'da hiz*met dışı bırakıldıktan sonra satıldı; birkaç kez el değiştirdi, deği*şikliklere uğradı. 125 yıl sonra, 1996'da, hâ*lâ çalışmaya devam et*mekteydi.

Şirket-i Hayriye'nin ruhu, Hüseyin Haki Efendi idi. Yıllarını hep şirketin iyi el*lerde dürüst bir şekilde çalıştırıl*ması için harcamıştı. 1894'te has*talanarak İşten ayrıldı; 1895'tc ise 7 Ocak günü, gözlerini hayata yumdu.

Şirket, 1911 'de hizmete koy*duğu 69 baca numaralı vapuru*na onun adını verdi. Fakat bu vapur, Şehir Hatları İşletmesi'ne satılınca, adı Göztepe olarak de*ğiştirildi. Aradan yıllar geçti. Şe*hir Hatları İşletmesi, 1963'te Haliç Tersanesi'nde inşa ettirdi*ği bir araba vapuruna yine Hü*seyin Haki adını verdi. Yıllarca bu değerli yöneticinin adını li*man sularında gezdiren bu va*pur da 80'li yıllarda kadro dışı bırakıldı.

Bugün Hüseyin Haki adını taşıyan bir vapurumuz yok. Ama Hüseyin Haki Efendi'nin adı, sivil denizcilik tarihimizin çok önemli bir kişisi olarak hâlâ denizcilerin kalbinde yaşamakta devam ediyor.
 

Ozgur Baglama

Forum Bağımlısı
Kayıt
13 Ocak 2008
Mesajlar
1.380
Beğeniler
727
Yer
Bakırköy, İstanbul
#10
zamanında dedelerimiz ninelerimiz gereken cevabı yaşam tarzını kültürünü bunlara fazlasıyla vermişler.şimdi üç beş Türküm diyen çapulcu çıkıp Türk insanın geçmişi hakkında yorum yapıyor.onlar medeniyet dediği şeyi nereden öğrenmişler bir sormak lazım..
 

serkan thundercat

Forum Bağımlısı
Kayıt
27 Şubat 2009
Mesajlar
610
Beğeniler
259
#12
Tarihi Gerçekler
Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibideğilse, eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün.

1500'lü yıllarda, İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:İnsanların çoğu, haziranda evleniyordu Çünkü, senelik banyolarını Mayısayında yapıyorlar; Haziranda henüz çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için, gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla, ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar, içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.Evin erkeği, temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.
Ondan sonra,oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler, aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.

İngilizcedeki "Banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın"(Don't throw the baby out with the bath water) deyimi, buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları, üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor; kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası, hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için, bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman, çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kaYasak Kelime çatıdan aşağı düşüyordu.

İngilizcedeki "Kedi köpek yağıyor"(It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.
Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi, büyük bir sıkıntı oluşturuyordu.

Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar, buradan gelmektedir.
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar, kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için, yere saman (thresh)seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu.

Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca, saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere, kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı "threshold" >(saman tutan; Türkçesi "eşik") idi.

Yemek pişirme işlemi, her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler
ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor; et pek bulunmuyordu.Akşam yahni yenirse, artıklar kazanda bırakılıyor; gece boyunca soğuyan yemek,ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen, bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. "Bezelye lapası sıcak,bezelye lapası soğuk,kazandaki bezelye lapası dokuz günlük" (Peas porridge hot,peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old)tekerlemesinin menşei budur.

Parası olanlar, kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.Asidi yüksek olan yiyecekler, kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebepoluyor; böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.
Domatesler,buna sık sık sebep olduğu için, bundan sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca,domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın, kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine, tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman,bu tabaklar, bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler, o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar, hiçbir zaman yıkanmadığı için, içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında, "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

Bira ve viski içmek için, kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim, insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar, bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyorlardı. Bunlar, birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor; aile, etrafına toplanıp yiyip içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu.

Buna, "uyanma" nöbeti deniyordu.
İngiltere, eski ve küçük bir yerdi; insanlar,ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için, mezarları kazıp tabutları çıkarıyor;kemikleri bir "kemik evi"ne gülürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı.Tabutlar açıldığında, her 25 tabutun birinde, iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece, insanların diri diri gömüldükleri ortaya çıktı.

Buna çözüm olarak, cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıYasak Kelime bir çana dolamaya başladılar. Bir kişi, bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi.
Buna, mezarlık nöbeti (graveyard shift) denirdi. Bazıları, zil sayesinde kurtulmuş (saved by the bell); >bazıları da "ölü zilci" (dead ringer) olurdu.
 

Erol Ceyhan

Forum Bağımlısı
Kayıt
16 Aralık 2008
Mesajlar
865
Beğeniler
350
Yer
istanbul/Bayrampaşa
#13
Dünyanın en güzel parfümleri fransada üretilir neden mi:Çünkü fransız kültüründe banyo yoktu saçlarındada peruk vardı malum yıkanmayınca zamanla vucut kokusu değişir bu kokuyuda parfümle kapatmak gerekir artık bişeylerin farkına varılsın yanii...
 

serkan thundercat

Forum Bağımlısı
Kayıt
27 Şubat 2009
Mesajlar
610
Beğeniler
259
#15
türk insanına aşağılık kompleksi yüklemeye çalışılmış zamanla.. kısmen başarılı da olunmuş.. benim bildiğim tek doğru var.. 10 avrupalı ile istediği kulvarda yarışırım.. 10 u da havasını alır..
 

Bülent.Ö

Forum Bağımlısı
Kayıt
2 Şubat 2009
Mesajlar
1.571
Beğeniler
621
Yer
İdealtepe / İstanbul
#17
türk insanına aşağılık kompleksi yüklemeye çalışılmış zamanla.. kısmen başarılı da olunmuş.. benim bildiğim tek doğru var.. 10 avrupalı ile istediği kulvarda yarışırım.. 10 u da havasını alır..
Arkadaşlar, eksiklerini bilmek ve düzeltmeye çalışmak en büyük faziletlerden birisidir. Bu kapsamda size Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Programı'nın (UNDP) 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu'nu baz alan bir değerlendirmeyi aktarıyorum.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER 2007-2008 İNSANİ GELİŞMİŞLİK RAPORU
Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Programı'nın (UNDP) 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu, Brezilya ile eşzamanlı olarak Türkiye'de de açıklandı. 350 milyar dolarlık dış ticaret hacimine sahip, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'ya (GSYH) göre dünyanın en büyük 17'nci ekonomisi olan Türkiye 'İnsani gelişmişlik endeksinde 177 ülke arasında 84'üncü sırada yer aldı. Ekonomik büyüklükte dünya 17'nciliğiyle çelişen 'insani gelişmişlikte 84'üncülük' Türkiye'nin daha yolun başlarında olduğunu çok açık ortaya koyuyor.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın İnsani Gelişme Raporu, dünyanın en yoksul ülkeleri ve onların en yoksul vatandaşları başta olmak üzere dünyayı aşağıya doğru bir sarmalın içine hapsedebilecek, milyonlarca insanı yetersiz beslenmeyle, su eksikliğiyle, ekolojik tehditlerle ve geçim kaynaklarının yok olmasıyla karşı karşıya bırakabilecek bir “kırılma noktası”na doğru sürüklendiğine dikkat çekiyor.
Hükümetin hoşnut olmadığı ve kamuoyundan adeta kaçırılan raporda, ülke vatandaşlarının ortalama ömrü, eğitimin ortalama durumu ve gerçek gelir seviyeleri gibi parametreler ölçülmüş.
Ermenistan'ın gerisinde
Her ne kadar Türkiye'nin son beş-altı yılda gösterdiği ekonomik performansla 'endeks'te 92'ncilikten 84'üncülüğe çıkması göz ardı edilemez bir durum olsa da, Türkiye'nin, yoksulluğuyla bilinen Ermenistan'ın bile 'insani gelişmişlik'te gerisinde kalması oldukça düşündürücü. Avrupa Birliği'nin yeni üyesi Polonya'nın 37'nci, komşumuz Yunanistan'ın 24'üncü, rakibimiz Arjantin'in 38'inci, Kazakistan'ın 73'üncü sıradan listeye yine Türkiye'nin önünde girmesi dikkatlerden kaçmıyor. Türkiye'nin bu ülkelerin geri kalmasında okuryazarlık ve eğitime katılım oranlarının nispi düşüklüğü de önemli rol oynuyor. UNDP Türkiye Temsilcisi Mahmud Ayub, 177 ülkeyi ele alan ve 'hayat beklentisi', 'eğitim', 'bilgiye erişim' ve 'gayrisafi milli hasıla'yı kriter olarak ele alan endekste Türkiye'nin durumuna dikkat çekti.
Raporda Türkiye 84. sırada
İNSANİ Kalkınma Endeksi’nde Türkiye, 177 ülke içinde 84. sırada bulunuyor. İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye, Saint Lucia, Kolombiya, Ukrayna, Samoa Adaları, Tayland, Dominik, Çin, Ermenistan, İsrail, Yunanistan, Slovenya, Kıbrıs, Arjantin, Şili, Slovakya, Litvanya, Estonya, Letonya, Tonga, Trinidad-Tobago, Romanya, Makedonya ve Brezilya’nın arkasında yer aldı.
Ayub tarafından açıklanan 'İnsani Gelişme Raporu'ndaki BM Yıllık Endeksi'nde İzlanda başı çekiyor. Ülkelerin ortalama ömür, eğitim ve ayarlanmış gerçek gelir alanlarındaki seviyelerini ölçen İnsani Gelişme Endeksi'nde Türkiye 177 ülke ve alan içinde 84. sırada bulunuyor.
Endeksin, insani kalkınmada kısa vadeli bir süreci değerlendirmeyi amaçlamadığı ve göstergelerinden bazılarının kısa vadeli politika değişikliklerine karşılık gelmediği de raporda vurgulanan unsurlar arasında. Rapora göre, Türkiye'nin temel insani kalkınma göstergelerindeki ilerleme son 15 yılda tutarlı kaldı. Ülke 1990 ve 2005 arasında taban göstergelerin tümünde ilerleme gösterdi ve bu süre içinde ortalama ömür yaklaşık yedi yıl arttı. Kişi başına düşen yurtiçi hasıla ise üçte biri geçen oranda arttı.


Türkiye OECD'de son sırada
Benzer insani gelişim endeksi değerlerine sahip, coğrafi olarak da yakın üç ülkenin uzun dönemli gelişimlerini birbirleriyle karşılaştırmanın yararlı olacağının ifade edildiği raporda, bu çerçevede Türkiye, Ürdün ve Lübnan'ın 1990'da benzer insani gelişim endeksi değerlerine sahip olduğu açıklandı. Bu üç ülkedeki değerler 1990 ile 2005 arasında artış gösterirken, Türkiye diğer iki ülkeye göre biraz daha iyi bir performans gösterdi. Raporda bunun, insani gelişim endeksi değer göstergelerindeki artışın sonucu olduğu ve ayrıca insani gelişimdeki gerçek ve devamlı ilerlemenin bir işareti niteliği taşıdığı kaydedildi. Halen Türkiye'nin 2005'teki 0.775 oranındaki insani gelişim endeksi değeri, OECD ülkelerinin 0.916 oranındaki bölgesel ortalamasının altında. Bu oran, bütün gelişmekte olan ülkelerdeki 0.691 orandan ve orta düzeyde insani gelişim endeksi değerine sahip ülkelerdeki 0.698 oranından ise yüksek.
Rapora göre Türkiye, insani gelişim endeksi değeri oranında OECD bölgesi içinde son sırada. Türkiye'de, ortalama yaşam süresi raporda 2005 yılı için 71.4 olarak belirlenirken, 15 yaşın üzerindekiler için okuma-yazma oranı yüzde 87.4, kişi başına düşen gayri safi milli hasıla ise 8 bin 407 dolar olarak tespit edildi.
Norveç yerine İzlanda
Norveç'in son altı yıldır listenin başında yer aldığı belirtilen raporda, sıralamadaki bu değişikliğin, yeni ortalama yaşam süresi ve kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla tahminlerinden kaynaklandığı belirtiliyor. İlk kez 1990'ın İnsani gelişme raporu'nda tanıtılan İnsani gelişme endeksi, BM ortaklarından ve resmi kaynaklardan en son verilere dayanılarak, ortalama yaşam süresi, yetişkinlerde okuryazarlık, ilköğretim, ortaöğretim ve üst öğretime kayıt ve gelir düzeyleri incelenerek hazırlanıyor.
Ölçümler, ülkelerin sunduğu verilere dayanıyor ve Endeks düzenli olarak yeniden uyarlanıyor. '2007 İnsani gelişme endeksi', Çin'in özel yönetim bölgesi olan Hong Kong ve işgal altındaki Filistin toprakları dahil olmak üzere 175 BM üye ülkesinin 2005 istatistiklerini değerlendiriyor. Bu yılki İnsani Gelişme Endeksi sıralaması, aralarında Afganistan, Irak ve Somali gibi 17 BM üyesi ülkeyi yetersiz güvenilir veri eksikliği sebebiyle içermiyor. Tümü Afrika'nın güneyinde bulunan yirmi iki ülke 'düşük insani gelişme' kategorisinde yer alıyor. İnsani Gelişme Endeksi'ne göre, bu ülkelerin onunda, her beş çocuktan ikisi 40 yaşına kadar yaşayamayacak. Endekse göre, bu oran Zambiya'da her iki çocuktan bir çocuğa denk geliyor.
16 ülkede düşüş var
Danimarka ve ABD'de çocukların yüzde 10'unda azı 60 yaşına kadar yaşayamayacak. Brezilya, Çin ve Hindistan dahil olmak üzere birçok ülkede insani gelişmenin son 30 yılda arttığı belirtilen raporda ancak bazı ülkelerde gerileme görüldüğü, toplamda 16 ülkenin 'İnsani Gelişme Endeksi'nin 1990 yılına oranla daha düşük olduğu belirtiliyor. UNDP'nin bu raporu 10'dan fazla dile çevriliyor ve 100'den fazla ülkede tanıtılıyor.
1.5 milyar nüfuslu Çin hızlı gidiyor
1.5 milyar insanın yaşadığı Çin Halk Cumhuriyeti'nin son yıllarda önemli bir atağa kalktığı görülüyor. 2000 yılı verileriyle hesaplanan İnsani Gelişmişlik Endeks Değeri'nde Türkiye'nin geriside olan Çin son dönemde Türkiye'yi geride bıraktı. Çin'in hızlı gidişinde sağlık ve eğitim alanında attığı önemli adımların payı var. Yüksek İnsani Gelişmişlik düzeyindeki ilk 70 ülkede endeks değerleri sürekli yükseliyor. Orta gelişmişlik düzeyindeki 88 ülkede de benzer bir trend gözleniyor. Ligin dibindeki 27 ülkedeki insanların hayatlarında da son yıllarda nispi bir iyileşme olduğu söylense bile gelişmiş ve orta gelişmişlik düzeyine sahip ülkelerle aralarında uçurum var.
Tümü Afrika kıtasında olan bu ülkelerin çoğu iç savaşlarda binlerce eğitimli insanını yitirdi. Hiçbirinde yaşam beklentisi 63'ü geçmiyor. En kötü durumdaki Sierra Leone'de ise insanların yaşam beklentisi yalnızca 41.8 yıl. Bu ülkede okuryazarlık oranı ise yüzde 34.8.
Rakamlar gösteriyor ki gelişmişlik için eğitim şart
İnsani Gelişmişlik Sırası

Yaşam Süresi (Yıl)

Okuryazar Oranı

(%)

Üniversiteye Kadar Eğitime Katılanlar

Kişi Başı Milli Gelir

($-SGP)

1 İzlanda
81,5

99

95,4

36.510

2 Norveç
79,8

99

99,2

41.420

3 Avustralya
80,9

99

100

31.794

4 Kanada
80,3

99

99,2

33.375

5 İrlanda
78,4

99

99,9

35.505

6 İsveç
80,5

99

95,3

32.525

7 İsviçre
81,3

99

85,7

35.633

8 Japonya
82,3

99

85,9

31.267

9 Hollanda
79,2

99

98,4

32.684

10 Fransa
80,2

99

96,5

30.386

12 ABD
77,9

99

93,3

41.890

24 Yunanistan
78,9

96

99,0

23.381

25 Singapur
79,4

92,5

87,3

29.663

26 Kore
77,9

99

96,0

22.029

28 Kıbrıs Rum Kesimi
79,0

96,8

77,6

22.699

37 Polonya
75,2

99

87,2

13.847

38 Arjantin
74,8

97,2

89,7

14.280

51 Küba
78,3

95,7

82,9

12.027

70 Brezilya
71,7

88,6

87,5

8.402

73 Kazakistan
65,9

99,5

93,8

7.857

83 Ermenistan
71,7

99,4

70,8

4.945

84 Türkiye
71,4

87,4

68,7

8.407

94 İran
70,2

82,4

72,8

7.968

98 Azerbaycan
67,1

98,8

67,1

5.016

106 Filistin
72,9

92,4

82,4

-

172 Mozambik
42,8

38,7

52,9

1.242

173 Mali
53,1

24,0

36,7

1.033

174 Nijer
55,8

28,7

22,7

781

175 Gine Bissau
45,8

-

36,7

827

176 Burkina Faso
51,4

23,6

29,3

1.213

177 Sierra Leone
41,8

34,8

44,6

806


İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde eğitimin çok büyük ağırlığı var. Okuryazarlık ve üniversiteye kadar eğitime katılanların oranının yüksek olduğu ülkeler satınalma gücü paritesine göre milli gelirlerinin kendilerini 'layık gördüğü' sıranın çok üzerinde yer alıyor. Örneğin ortalama yaşam beklentisinin 77.7 yıl, 15 yaş ve üzeri okuryazarlık oranının yüzde 99.8 ve üniversiteye kadar eğitime katılanların oranının yüzde 87.6 olduğu Küba, sıralama milli gelire göre yapılsaydı 94'üncü olacaktı. Ancak eğitim ve sağlık alanındaki iyi durumu bu ülkeyi 51'inci sıraya getirdi. Yani 'Yüksek İnsani Gelişmişliğe' sahip bir ülke yaptı. Büyük ekonomik sıkıntılar yaşayan ve Türkiye ile sınır kapısı bulunmadığı için dünyadan izole olan Ermenistan için de aynı tez geçerli. Ermenistan milli gelire göre yapılacak sıralamada 103'üncü olacaktı. Ancak eğitim ve sağlık alanındaki iyi durumu bu ülkeyi Türkiye'nin önünde 83'üncü yaptı. Petrol zengini İran da ise tersine bir gelişme görülüyor. Kişi başına milli gelire göre 71'inci sırada bulunan bu ülke yaşam süresinin kısalığı ve üniversiteye kadar eğitime katılanların oranının düşüklüğü yüzünden ancak 94'üncü sırada yer alıyor. Petrol ve doğalgaz zengini Cezayir İnsani Gelişmişlik Ligi'nde 104'üncü sırada yer alıyor. Ancak kişi başına milli gelirine göre 82'nci sırada olması gerekiyordu. Eğitim ve sağlık alanındaki zayıf performansı yüzünden 22 sıra geriye düştü.
Filistin eğitimle yükseldi
Bu konudaki bir diğer önemli örnek ise işgal altındaki Filistin. İnsani Gelişmişlik Endeksi ile ilgili tablolarda bu ülkedeki kişi başına milli gelirle ilgili bir rakam yok. Ancak okur yazar oranının ve üniversiteye kadar olan eğitime katılanların oranının yüksekliği Filistin'i 106'ncı sıraya oturtmuş. Kadına yönelik ayrımcılığın doruğa çıktığı Suudi Arabistan milli gelire göre yapılacak bir sıralamada 42'nci oluyordu. Ancak kadınlarla ilgili alandaki zayıf performansı ve eğitimde de parlak olmayan durumlu bu ülkeyi İnsani Gelişmişlik'te 61'inciliğe indirdi.
 

Bülent.Ö

Forum Bağımlısı
Kayıt
2 Şubat 2009
Mesajlar
1.571
Beğeniler
621
Yer
İdealtepe / İstanbul
#18
http://www.canaktan.org/egitim/universite-reform/uluslararasi_bilimsel.htm




ULUSLARARASI BİLİMSEL DERGİLERDE YAYINLANAN MAKALELER VE TÜRKİYE’NİN KONUMU

Prof.Dr.Coşkun Can Aktan
http://www.canaktan.org/egitim/universite-reform/line2.gif

“Türk milletinin elinde tuttuğu meş’ale müsbet ilim meş’alesidir.”
Mustafa Kemal Atatürk


Bir ülkenin bilim ve teknoloji yönünden konumu, kişi başına bilgisayar sayısı, internete erişim imkanları, ar-ge harcamaları, ar-ge alanında çalışan bilim adamı sayısı, teknoloji ihracatı, patent sayısı vs. kriterler dışında uluslararası bilimsel dergilerde yayınlanan makale sayısı da dikkate alınarak tespit edilmektedir.
Günümüzde “sitasyon indeksleri” adı verilen indeksler yayınlanmaktadır. Bu indeksler aracılığıyla uluslararası alanda yayınlanan hakemli bilimsel dergilerin sayısı ve bu dergilerde yayınlanan makaleye ve yazarına yapılan atıflarla ilgili bilgiler elde etmek mümkündür. Bugün SCI(Science Citation Index), SSCI (Social Science Citation Index), AHCI ( Arts and Humanities Index) tarafından taranan dergilerde yayımlanan makaleler, ayrıca teknik not, editöre mektup, tartışma, vaka takdimi ve özet türünden yayınlar bu indekslerde izlenmektedir.
2002 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan World Development Indicators’da yeralan verilere göre dünyada fen ve mühendislik bilimleri alanında 1997 yılında hakemli bilimsel dergilerde yayınlanan makale sayısı 512.637’dir. Bunun 166.829’u sadece ABD vatandaşı bilim adamları tarafından yayınlanmıştır. ABD’yi Japonya ve İngiltere takip etmektedir. Türkiye, dünya sıralamasında 28. durumdadır. (Bkz: Tablo-1.)
Türkiye’nin dünya sıralamasındaki konumu bir çok gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeden çok daha iyidir. Bununla birlikte, ileri bilgi toplumunu yaşayan ülkeler ile mukayese edildiğinde ülkemizde daha fazla mesafe katedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Önemle belirtelim ki, sadece uluslar arası hakemli dergilerde yayınlanan makale sayısına bakarak bir ülkenin bilim ve teknoloji yönünden gelişmiş düzeyini tespit etmek doğru değildir. Yukarıda saydığımız tüm kriterlerin dikkate alınması önem taşımaktadır.

Tablo-1:Fen ve Mühendislik Bilimleri Alanında (*) Uluslararası Hakemli Bilimsel Dergilerde Yayınlanan Makale Sayısı Yönünden En İleri 20 Ülke ve Türkiye (1997)

Sıra No
Ülke Adı
Makale Sayısı
1
ABD
166.829
2
Japonya
43.891
3
İngiltere
38530
4
Almanya
36233
5
Fransa
26509
6
Kanada
19910
7
Rusya
17147
8
İtalya
16405
9
Avustralya
11793
10
İspanya
11210
11
Hollanda
11008
12
Çin
9081
13
Hindistan
8439
14
İsveç
8219
15
İsviçre
6935
16
İsrail
5321
17
Belçika
4717
18
G.Kore
4619
19
Polonya
4019
20
Danimarka
3950
28
Türkiye
2116

(*) Fizik, kimya, biyoloji, matematik, tıp, mühendislik ve uzay bilimleri.
Kaynak: World Bank, World Development Indicators, 2002, s.320-323’den yararlanılarak tarafımızdan oluşturulmuştur.

 

Bülent.Ö

Forum Bağımlısı
Kayıt
2 Şubat 2009
Mesajlar
1.571
Beğeniler
621
Yer
İdealtepe / İstanbul
#19
Linklerin açılması için Giriş yap veya kayıt ol.


TÜRK İNSANININ "GELİŞMİŞLİK" DERECESİ KIYASLAMALI OLARAK ORTAYA ÇIKTI!

TÜRK İNSANININ "GELİŞMİŞLİK" DERECESİ KIYASLAMALI OLARAK ORTAYA ÇIKTI!

KİGEM.COM ÖN ANALİZİ

RAKAMLARI OKUMADAN ÖNCE BU NOTLARI OKUYUN.

1. BM bu raporu her sene yayınlıyor. Her ülkenin "bireyleri" baz alınıyor. Bir kesim değil, "sosyal ortalamalar" dikate alınıyor.

2. Kendi gönlümüzde "bir Türk dünyaya bedel" olsa da, rakamların gözünde biz başka yerlerdeyiz.

3. Ülkeler ve toplumlar "gelişmiş", "gelişmekte olan" ve "azgelişmiş" diye üç lige ayrılır. Türkiye ikinci ligde.

4.Türkiye son yıllarda bazı kişisel ve kurumsal başarılar göstermeye başladı, bu iki başarı düzeyi en sonunda toplumsal başarıyı da getirecek. Bununla birlikte hala toplumun çoğunluğunun dünya görüşü, başarının gerektirdiği mentalite ile örtüşmüyor.

5. TÜRK İNSANI GENELLLİKLE BAŞARIYI "RAKAMLARLA" DEĞİL "KANAATLERLE" ÖLÇMEK İSTER. Avrupa ve Amerika kültürü ise, "ölçülebilir olmayan yönetilebilir de değildir" der. Aşağıda "gönüllerin birincisi" değil, "rakamların kesinliği" ortaya konuyor.

6. Bu rakamlar, sadece politikacılar suçlanarak geçiştirilemeyecek şeylerdir. Çünkü toplumların kendilerini geliştirmeye açıklık oranlarını da gösterir. Bir toplumda kendini geliştirme kültürü ne kadar yaygın ise, o toplum insani gelişmişlik endeksinde o derece hızlı ilerleyebilir.

7. Sonuç olarak ağlanacak halde de değiliz, kendimizle gurur duyacak halde de değiliz. sadece kendimize inanmak zorundayız. bu



"TÜRKİYEDE 7 MİLYON KİŞİ GÜNDE İKİ DOLARLA YAŞIYOR"

Banu AKTAŞ
Kaynak: Sabah gazetesi

2002'de BM Gelişme Endeksi'ne göre 11 basamak birden geriledik. 175 ülke içinde 96. olduğumuz sıralamada Fiji, Libya, Küba, Samoa, Mauritius gibi ülkelerin bile bizden iyi durumda olduğu ortaya çıktı

Türkiye, dünya gelişmişlik liginde yine küme düştü. Birleşmiş Milletler (BM) "İnsani Gelişme 2003" Raporu'na göre Türkiye, 175 ülke arasında, 96 sırada yer aldı. BM, Türkiye'de 7 milyon 150 bin kişinin günlük 2 dolardan daha az kazançla geçimini sağladığını ortaya çıkardı.

Eğitim, sağlık imkanları, okur yazarlık oranı, hayatta kalma ümidi, Ar-Ge yatırımları, kadınların çalışma hayatına katılımı, kentleşme gibi kriterlere göre Fiji, Libya, Küba, Samoa, Mauritius gibi ülkeler bile bizden iyi performans sergiledi.

Türkiye'nin dünya liderlerince 2015 yılına dek ulaşılmak üzere belirlenen 8 insani hedeften bazılarına ulaştığı, bazılarına ulaşması için az bir gayret gerektiği, bazı hedefleri tutturması içinse çok çalışması gerektiği bildirildi.

TEPE TAKLAK DÜŞTÜK

BM tarafından, Ankara'da bir basın toplantısı ile duyurulan İnsani Gelişme Raporu'nda, Türkiye tablosu şöyle yansıtıldı

* Türkiye, insani kalkınma endeksi açısından, 2002 yılında, 2001'e göre 11 basamak geriledi ve 175 ülke arasında 96. sıraya oturdu.

* Orta gelişmişlik düzeyindeki ülkeler kategorisinde tanımlanan Türkiye, bu ligde bulunan 85 ülke arasında 41. sırayı alabildi.

* BM, harcama gücü açısından Türkiye'nin 2001-2002 döneminde yüzde 15 oranında fakirleştiğini belirledi. Kişi başına gelir (harcama gücü paritesi) 5 bin 890 dolar oldu. (2002'de 6 bin 974 dolardı)

* En zengin yüzde 10 nüfusun milli gelirden aldığı pay Yüzde 30.7 (Geçen yıla göre 2 puan düştü.)

* En yoksul yüzde 10 nüfus yüzde 2.3 (Geçen yıla göre değişmedi.)

FAKİRLİKTE 22'NCİYİZ

* Türkiye, kalkınmakta olan 100 ülke içinde fakirlikte 22. oldu.

* 40 yaşına kadar yaşama olasılığı Yüzde 80

* Okur-yazar olmayan yetişkin nüfus 10 milyon kişi (yüzde 14.5)

* Sağlıklı içme suyu olmayan nüfus 12.6 milyon kişi (yüzde 18)

* Yetersiz kilodaki 5 yaş altı çocuk Yüzde 8

* Günde 1 dolarla geçinmek zorunda olan mutlak yoksullar 3 milyon 850 bin kişi

* Günde 2 dolarla geçinmek zorunda olan yoksulluk sınırındakiler 7 milyon 150 bin kişi

İŞSİZLİK ORANI % 8.5

BM hesapları, işsizliğin kronik sorun olmaya devam ettiğini de gösterdi. Buna göre Türkiye'de,

* İşsizlik oranı (genel) Yüzde 8.5

* Çalışmayan genç nüfus Yüzde 19.9

* 12 aydan fazla işsiz kalan kadınlar Yüzde 33.3

* 12 aydan fazla işsiz kalan erkekler Yüzde 20

* OECD üyesi 30 ülke arasında, çalışmayan (çalışabilir) nüfus açısından Türkiye 6. sırada yer alıyor.

Raporda bazı ilginç saptamalar da yer alıyor. Buna göre AB ülkelerinde ve inek başına sağlanan destek, Afrika ülkelerinde insan başına yapılan yardımdan daha fazla. Ar-Ge harcamalarının sadece yüzde 10'u, dünya nüfusunun yüzde 90'ını ilgilendiren sağlık sorunlarının çözümüne harcanıyor.

TEKNOLOJİ FAKİRİYİZ

BM, eğitim ve teknolojik yatırım açısından da fakiri olduğumuzu gösterdi. Buna göre Türkiye'de milli gelirden;

* Eğitime ayrılan pay Yüzde 3.5

* Sağlığa ayrılan pay Yüzde 3.6

* Askeri harcamalara aktarılan pay Yüzde 4.9

* Borç ödemelerine ayrılan pay Yüzde 15.2

* Milli gelir içindeki AR-GE harcamaları Yüzde 0.6 (Norveç'te 1.7)

* 1000 kişi için telefon sayısı 285 (Norveç'te 732)

* 1000 kişi için cep telefonu 295 (Norveç'te 815)

* 1000 kişide internet aboneliği 60.4 (Norveç 464)

* Ar-Ge alanındaki bilim insanı 306 (Norveç'te 4 bin 112)

* Bilim- mühendislik araştırması (1 milyon kişide) 303

Kadına verilen değerde 144 ülke arasında ancak 81'inci olabildik

* Rapora göre Türkiye, kadının toplumsal konumu ve gelişmişliği endeksine göre, 144 ülke arasında 81. sırada yer aldı.

* Meclis'te kadınların temsil oranı Yüzde 4.4.

* Üst düzey yöneticiler, hukuk ve yönetimde kadın oranı Yüzde 8.

* Profesyonel ve teknik çalışanlarda kadın oranı Yüzde 31.

* 15 yaş üzeri kadınların yüzde 22.8'i okuma yazma bilmiyor.

* Çalışabilir kadın nüfusun sadece yüzde 50.3'ü ekonomik faaliyette bulunuyor.

* Tarım çalışanlarında kadın oranı Yüzde 72 (ücretsizler dahil).

* Sanayi çalışanlarında kadın oranı Yüzde 10.

* Hizmet sektöründe kadın oranı Yüzde 18.

KADIN UZUN YAŞIYOR

BM verileri, ülkemizde ortalama yaşam süresini 70.1 yıl olarak ortaya koydu. Kadınlar 72.8 yıl, erkekler ise 67.6 yıl yaşıyor.

* Bebek ölüm hızı (1000 canlı doğumda) 36 (1970'de 150 idi)

* Yetişkin okur-yazarlık (15 yaş üstü) Yüzde 85.5

* Gençlerde okur-yazarlık (15-24 yaş) Yüzde 96.7

* Okullaşma oranı (ilk-orta-teknik) Yüzde 82
 

Bülent.Ö

Forum Bağımlısı
Kayıt
2 Şubat 2009
Mesajlar
1.571
Beğeniler
621
Yer
İdealtepe / İstanbul
#20
Linklerin açılması için Giriş yap veya kayıt ol.



TÜRKİYE BİLGİ TOPLUMUNUN NERESİNDE?

Prof.Dr.Coşkun Can Aktan
http://www.canaktan.org/egitim/universite-reform/line2.gif

“Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fen haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.”
Mustafa Kemal Atatürk


Bilgi toplumu; yeni temel teknolojilerin gelişimiyle bilgi sektörünün, bilgi üretiminin, bilgi sermayesinin ve nitelikli insan faktörünün önem kazandığı, eğitimin sürekliliğinin ön plana çıktığı, iletişim teknolojileri, bilgi otoyolları, elektronik ticaret gibi yeni gelişmeler ile toplumu ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal açıdan sanayi toplumunun ötesine taşıyan bir gelişme aşaması olarak tanımlanabilir.
Sosyo-ekonomik gelişme sürecinde başta insan faktörü ve bilgi olmak üzere tüm alanlarda yapısal değişimi gerekli kılan, sanayi toplumunun uzantısı olarak ortaya çıkan bilgi toplumu, “bilgi ekonomisi”, “sanayi-sonrası toplum”, “bilişim toplumu”, “bilgi çağı” ve benzeri şekillerde ifade edilmektedir. Ayrıca, sosyo- ekonomik gelişme sürecinde tarım devrimi birinci dalga, sanayi devrimi ikinci dalga, enformasyon devrimi veya bilgi toplumundaki gelişmeler ise “üçüncü dalga” olarak nitelendirilmektedir. Üçüncü dalga, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanda yeni bir yaşam biçimi getirmektedir. Bu yeni gelişmeler yeni davranış biçimlerinin oluşmasına yol açmakta ve toplumu standartlaşma ve merkezileşmenin ötesine taşımaktadır. Bu yeni uygarlık, farklı bir dünya görünümünü de beraberinde getirmekte; zamanı, mekanı, mantık ve nedenselliği ele almada kendi özgül biçimlerini geliştirmekte ve geleceğin politikasının ilkelerinin de kendine göre oluşmasına yol açmaktadır.
Linklerin açılması için Giriş yap veya kayıt ol.
Linklerin açılması için Giriş yap veya kayıt ol.
Linklerin açılması için Giriş yap veya kayıt ol.
 
Yukarı